2666 ROBERTO BOLANO

media567a50b04327d.png
(0/10 Puan)

2666 Roberto Bolano

A+ A-

Stephen King’in ‘’Bu olağanüstü roman tasvir edilmez; bütün ihtişamıyla yaşanır.’’ dediği , birçok yazarın hayranlığını kazandığı gibi Salambo Ödülü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’ne layık görülen kitap, 21. Yüzyılın başyapıtları arasında yer almakta. Tüm dünyada başarı kazanan, kült kitapların yazarlarının hepsi eğitimli değil yahut entelektüel ailelerde yetişmiyorlar. Büyük çoğunluğu, ne çocukluklarında ne de yetişkin hayatlarında refah içinde bir hayat sürüyorlar. Büyük bir kısmının fiziksel rahatsızlıkları dahi var. Bolano da onlardan biri…  1953’te Santiago’da doğan Bolano’nun babası kamyon şoförü ve aynı zamanda boksör, annesi ise öğretmendi. Çelimsiz, miyop, okumaya ve kitaplara düşkün, gelecek vaadetmeyen bir çocuktu. Disleksisi vardı. Kendini dışlanmış hissettiğinden sıklıkla sorun çıkarır, zorbalık yapardı. Orta sınıf bir ailenin oğlu olan Bolano, annesinin çok satan kitaplara olan düşkünlüğünü saymazsak, pek entelektüel bir ortamda yetişmedi. Henüz on yaşındayken, otobüs bileti satıcılığıyla çalışma hayatına atıldı. 1968’de ailesiyle birlikte Meksika’ya taşındı ve okuldan atıldıktan sonra gazetecilik yaptı. Bir süre sonra da politik sol görüşün aktif üyelerinden biri oldu. Birkaç sene sonra sosyalist reform sürecine katılmak için Şili’ye dönmeye karar verdi ancak kısa süre sonra tutuklandı. Eski okul arkadaşının yardımıyla hapisten kurtulunca Meksika’ya döndü ve şair olan yakın arkadaşıyla bir şiir hareketi başlattı. Daha sonra şiiri bırakıp düzyazıya yoğunlaştı. 1977’de İspanya’ya geri döndü ve evlenip Barselona yakınlarında yaşamaya başladı. Gündüzleri bulaşıkçılık, kamp alanı bekçiliği, valiz taşıyıcılığı ve çöp toplayıcılığı gibi çeşitli işlerde çalışan Bolano, yazılarını ancak geceleri yazıyordu. 1990’da oğlunun doğumuyla birlikte kendini sorumlu hissetti, şairlikten kazanacağı paranın ailesine yetmeyeceğini düşünerek roman yazmaya başladı. İlk romanları basıldığında 40 yaşındaydı ve ileri derecede karaciğer rahatsızlığı çekiyordu. Karısı ve çocukları sayesinde yaşama bağlandığını söyleyen Bolano, öleceğini sezerek büyük bir çabayla ‘2666’ adlı romanını bitirmek için uğraştı. 2003 yılında öldüğünde 50 yaşındaydı.

Siz de farketmişsinizdir ki, ilk defa bir yazarın hayatı hakkında bu kadar ayrıntılı yazıyorum. Roberto Bolano’yu seçmem biraz tesadüf olabilir ancak hem yazdığı kitabın bir efsane, hem de kendisinin çağımız yazarlarından olması bazı noktalara dikkat çekmek istememe sebep oldu. Eski yazarların yaşadığı zor hayat koşulları yahut hastalıklarını okumaya alıştık. Onlar bize masal gibi geliyor artık. Ancak, çağımız yazar ve sanatçılarını halka tepeden bakan, tuzu kuru züppeler olarak görebiliyor birçoğumuz. Ben, şahsen yazar ve sanatçılara belirli bir dozda ukalalığı yakıştırır, hatta biraz snop olmaları gerektiğini düşünürüm. Zira, acı çekmeden, yanmadan, bunalmadan bir sanat eseri ortaya çıkmaz. Bu kadar yanan insanların da biraz ukala olmasını anlayışla karşılamak gerekir. Yani ‘’Ne var yeaaaa adam oturmuş işte ,düşünmüş bir şeyler, yazmış. Herifin tuzu kuru tabii derdi yok, geçimiyle uğraşmıyooo, sabah akşam oturduğu yerde kitap yazıyoo!’’ değil… Sizlerin bu tip yorum yaptığı yazarlar, şu an peynir ekmek gibi satılan ancak beş sene sonra adını dahi hatırlamayacağınız yazarlardır işte… Sapla samanı karıştırıp boş konuşmayalım. Kendimizi eğitelim, komik duruma düşmeyelim, nitelikli okurlar olalım. Gelelim kitaba…

Stephen King’in de dediği gibi kolayca anlatılacak bir roman değil ‘2666’. Yazarın ölümle yarışarak yazdığı kitap beş bölümden oluşmakta. Aslında yazar bu bölümlerin ayrı ayrı kitaplar halinde basılmasını istemiş ancak ölümünden sonra varisleri, yazarın vasiyetine uymayarak kitabı bir bütün halinde -900 küsur sayfa- yayımlama kararı almışlar. İlk bölüm olan ‘Eleştirmenlerle İlgili Bölüm’de, Archimboldi adlı Alman bir yazar hakkında araştırma yapan üç erkek ve bir kadından oluşan, dört kişilik bir akademisyen gruptan, onların çalışmalarından ve kişisel hayatlarından bahsedilmekte. Bütün hayatlarını neredeyse Alman yazarı anlamaya, eserlerini araştırmaya ve onu bulmaya adayan eleştirmenler, Santa Teresa’ya yolculuk yaparlar… ‘Amalfitano’yla İlgili Bölüm’ başlığındaki ikinci bölümde, Oscar Amalfitano adlı felsefe profersöründen bahsedilir. Santa Teresa Üniversitesi’nde çalışan profesörün eski karısı ve kızıyla yaşadıklarını okurken, yaşadığı şehrin şiddet dolu havasını da solumaya başlarız içten içe… Üçüncü bölüm olan ‘Fate’le İlgili Bölüm’de, Santa Teresa’da bir boks maçının haberini yapmaya gönderilen ancak, orada art arda vahşice öldürülen kadınların haberini yapmak isteyen gazeteci Oscar Fate’in, Amalfitano’nun kızıyla tesadüfen tanışıp, aşık olma hikayesindan bahsedilmekte. ‘Suçlarla İlgili Bölüm’ başlığı altında yazılan dördüncü bölümde, Santa Teresa’da işlenen kadın cinayetleri okuyucuyla buluşuyor. Art arda katledilen kadınların sayısı neredeyse 300’e ulaşmış, halk huzursuz ve tedirgindir. Santa Teresa adeta bir cehennem yeridir. Her bir cinayet dosyası Meksika toplumuna dair gözlem ve tahlillerle doludur. Kitabın son bölümünün başlığı ‘Archimboldi’yle İlgili Bölüm’dür. Kitabın ilk bölümünde adını duyduğumuz Archimboldi, sayfalarca sonra burada karşımıza çıkar. Eleştirmenlerin kafalarında oluşturduğu yazar tipinden çok farklı olarak, yoksulluk ve savaş acıları çekmiş bir yazardır Archimboldi… Kendini korumak için içine kapanmış, düşlere sığınmıştır.

Her bölümde farklı konular anlatılıyor ve olayların birbirleriyle alakası yokmuş gibi duruyorsa da, yukarıdaki yazımdan bile olaylar arasında inceden bir bağlantı olduğunu sezmek pek de zor değil. Ancak bu, klasik bir olay örüntüsü şeklinde karşımıza çıkmıyor. Bolano bu romanı, günümüz dünyasının her yerine yayılan şiddet ve çirkinliği gözler önüne sermek için yazmış olsa gerek. Zira, hikayelerin hepsinin buluştuğu ortak bir payda var ki, o da; şiddet ve ölüm. Biraz alaycı, biraz ironik ancak kötümser bir bakış açısıyla olay ve durumları irdeleyen Bolano, çağımızın kof optimistlerine, kapitalizmin pompaladığı içi boş mutluluk oyunlarına kafa tutuyor. Kitaptaki kadın cinayetleriyle ilgili kısmı, gerçek cinayetlerden esinlenerek yazdığını da belirtmek gerekir. Bu anlamda, önceki cümlemdeki kötümser nitelemesini düzelterek, Bolano’yu gerçekçi bulduğumu belirtmem daha doğru olur sanıyorum. 

Uzun ve yoğun bir kitap olmasına rağmen, Bolano’nun akıcı üslubu sayesinde rahatça okunuyor. Burada çevirmenin de hakkını yememek lazım elbette. Bir okuyucu olarak gayet başarılı buldum. Yazarın temas ettiği noktaların dışında, romanın kurgusu, şimdiye kadar okuduğum hiçbir kitaba benzememesiyle de öne çıktı. Bu noktada teşekkür etmem gereken biri var ki, o da bana kitabı tavsiye eden, Twitter’da takipleştiğim bir kitap severdir. ‘2666’ yı okumayıp, Roberto Bolano’yla tanışmasaydım, çok şey kaybederdim.

Dünyada olan olaylara baktığımda, diyemeyeceğim çünkü artık bakamıyorum. Haberler kabusum oldu. İnsanlarla sohbet etmemek için, hatrım sorulduğunda bile en kısa yoldan cevap verip toz olmaya bakıyorum. Karşıma ya fanatik ya da dünyadan habersiz birtakım kişiler çıkar da, anlattıklarını dinlemek zorunda kalırım diye paranoyak oldum. En tahammül edemediğim tayfa ise, olumlu enerji yayıp, enerjilerini birleştirerek voltran oluşturmak suretiyle dünyayı değiştireceğine inananlar… Keşke olsa, ama olmuyor. O yüzden ‘2666’ yı çok sevdim. Hiçbir şey olmasa, sadece çok gerçek bulduğum için çok sevdim. Büyüdükçe kirlendik ve dünyanın bir peri masalı olmadığını gördük. Aldous Huxley yıllar önce çok güzel söylemiş, öyle severim ki bu sözünü: ‘ Bu dünya, belki de başka bir gezegenin cehennemidir.’ Yaşayıp göreceğiz…

 

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.