GÖĞÜ DELEN ADAM ERİCH SHEURMANN

media5710abe251ce9.png
(0/10 Puan)

Göğü Delen Adam Erich Sheurmann

A+ A-

Sene başında felsefe derslerine ilk başladığımda konumuz, felsefe öncesi düşünüştü.  O yüzden, bir hayli gerilere yolculuk etmek zorunda kaldım. Daha evvel o dönemleri okumuş, derslerde dinlemiştim kuşkusuz ama öğrendiğim daha çok kronolojiydi ve aklımda kaldığı söylenemezdi. Göçebelikten yerleşik düzene geçiş, aile hayatı, yerleşik düzene geçişle birlikte ortaya çıkan problemler, şehirleşmenin getirdiği sorumluluklar, ticaretin insan hayatına girmesi, yazının ortaya çıkışı, ilk bilimler ve ardından insanın yaradılış ve evren tasavvuru… Bütün bunları dinlerken, hayatımda ilk defa anlatılan, hocanın tasvir ettiği o yerlerde gezindiğimi, o insanları da yanı başımda hissetmiştim. O dersi ve yaşadığım duyguları asla unutmayacağım. Artık nasıl şapşal bir bakış olduysa yüzümde, hoca da şaşkınlığımı farketmiş, nedenini sormuştu. Ben de, sanki bu halimle, o dönemlere gökten aşağı bırakılmış, etrafımda olan biteni anlamaya çalışıyormuş gibi hissettiğimi söylemiştim. Sonraki ders, bana bir kitap hediye etti: Göğü Delen Adam…

Avrupa’ya seyahat eden Samoa Kabilesi Reisi Tuiavii, gördükleri karşısında önce şaşırır, sonra düşünür, anlamaya çalışır. Geri döndüğünde ise kabilesine gittiği yerleri, oraların insanlarını ve onların yaşayış tarzını anlatır. Samoalılar, modern insana papalagi derler. Papalagi: dört tarafı kapalı ve kalabalık kutularda yaşar; her şey için para denen, yuvarlak metal yahut kağıtlarla, doğduğu günden itibaren ödeme yapar; mutlu olmak için çalışıp para kazanır ancak sevmediği işi yaptığından parası olsa da mutlu olamaz; ihtiyacından fazla yemeği ve eşyası olduğu halde onları paylaşmaz, hatta onları diğer insanların almaması için başına bekçi koyar; ona sunulan gazete, dergi ve televizyondaki bilgileri düşünmeden kabul eder ve onlara uygun yaşamaya çalışır ancak yine mutlu olamaz çünkü hayatı, kendi seçimi değildir. Tuiavii, papalaginin yaşamı hakkında birçok noktaya değinir ve en sonunda, bölgelerine gelen misyonerlere atıfta bulunarak şunu söyler: ''O bize Tanrının sözünü getirdi. Doğru. Ama kendisi Tanrı’nın sözünü, öğretisini anlamamış. Ağzıyla anlamış, kafasıyla anlamış, ama bedeniyle değil. Bu ışık içine işlememiş ki dışına yansısın, gittiği yerde her şey yüreğinin ışığıyla aydınlansın. Sevgi de denebilir bu ışığa.''

Samoalılar, papalagi kelimesini beyazlar ve yabancılar için kullanırlar. Ancak kelime aslen, göğü delen adam anlamına gelir. Samoa’ya ilk misyonler, yelkenliyle gelir. Samoalılar bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görürler ve bundan sonra beyaz adama bu adı takarlar. O zaman sadece masum bir gözlemden yola çıkarak takılan adın, günümüzde gerçeği ifade eder hale gelmesi ne acı…

‘Göğü Delen Adam’da, yukarıda da bahsettiğim gibi kabile reisi Tuiavii’nin, Batı’da yaşadığı deneyimleri ve gözlemleri kabilesine yaptığı konuşmalarla anlatmasını okuyoruz. Samoa’ya gelen misyonerler ve onların anlattıkları Tuiavii’yi düşündürmüş olacak ki, Avrupa’ya gidip onların yaşayışlarını gözlemleme isteği duymuş ancak, kendisinin pek de tatmin olduğu söylenemez. Almanya’da 1920 yılında yayımlanan kitap, Erich Scheurmann tarafından olduğu gibi Almanca’ya çevrilmiş ancak, kurgu olduğunu söyleyenler de var. Ne var ki, okura kurgu olduğunu hissettiren bazı yerler yok değil. Yine de ben kitabı bir günde, ilgiyle okudum. Çok da sevdim. Kitaptaki yorumlara katılırım yahut katılmam mesele o değil. Ama tespitlerin çoğu ilgi çekici. Hele ki, bana çok doğal, yaşamın bir parçası hatta olmazsa olmazı olarak görünen birçok şeyin, dışardan bakan biri olarak Tuiavii’nin gözünden, aslında sadece bir teferruattan ibaret olduğunu, bunun yanında,yaşamın akışı içerisinde gelecek yahut gidecek birçok şeyi ne kadar büyüttüğümü ve yapaylaştırdığımı görmek bana çok dokundu. Hiçbir şey olmasa, insanın kendisine dışardan bakmasını sağlayan bir kitap olması açısından başarılı bir çalışma.

Modern’ kelimesini oldum olası anlayamadım, kavrayamadım. Eşya ya da giyim tarzı dışında, günlük hayatımda kullandığım bir kelime değildir. İnsanların modernliği niye yere göğe koyamadığını, kelimeye yüklenen anlamları pek kavrayamadığımdan olsa gerek, hiçbir zaman anlayamadım. Modern, modernlik bir insana atfedildiğinde hep sevimsiz, sığ ve sakil gelmiştir bana. O zamanlar daha çok sezgisel yaklaşıyordum elbette. Şimdi ise eski çağları işleyip, görüp, okudukça yani ‘bildikçe’, bir garip hissediyorum kendimi. İnsan, doğanın bir parçası olmayı bırakıp kendini, her şeyi yönetebilecek kapasitede görmeye başlamasıyla birlikte gerilemeye başladı bana sorarsanız… Halbuki ilk çağlarda, ahlakın temel kavramları bile sadece üç taneydi: sorumluluk, paylaşım, fedakarlık. Ne kadar masum değil mi? 

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.