HAŞLANMIŞ HARİKALAR DİYARI VE DÜNYANIN SONU HARUKİ MURAKAMİ

media55c1d52558de1.png
(0/10 Puan)

Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu Haruki Murakami

A+ A-

Hayatta her şey tezatlarıyla bir anlam kazanıyor. Artık hepimiz öğrendik. Karanlık olmasa aydınlığın, açlık olmasa tokluğun, kötülük olmasa iyiliğin bir anlamı olmazdı. Nitekim, herhangi bir şey hakkında bir yorumda bulunurken de zihnimiz ve ruhumuzdaki kodlara göre hareket ediyor, bizde var olan, yaşanmış, bize ait tecrübelerden yola çıkıyoruz. Bizde olmayanı, bir şekilde etkileşim içinde bulunmadığımız, deneyimlemediğimiz bir konu hakkında herhangi bir duygu-fikir ve dolayısıyla yorum sahibi olmamız pek de mümkün gözükmüyor. Buna binaen, bir kitaba yahut yazara, iyi/kötü demek yahut eleştirmek için de birçok kitap okumuş olmak gerekir diye düşünüyorum. Çokluk-azlık göreceli bir kavram olabilir. O zaman şöyle ifade etmem gerekir kendimi; kitap eleştiren/öneren kişinin, daha önce hangi kitapları okumuş olduğu beni ilgilendirir. Sizi de ilgilendirmeli. Nitekim, şimdiye kadar 100 adet tavsiye okuduysam bunlardan en fazla 10 tanesini beğendiğimi söyleyebilirim. Yanlış anlamaya mahal vermek istemem; insanlar okuma zevkimi sabote etmiyorlar bilakis, o kitapları çok beğendikleri için bana tavsiye ediyorlar. Üzücü olan da bu. Sonradan bazılarıyla sohbet etme imkanı bulduğumda; Zweig’ın adını bir kez dahi duymamış, Hasan Ali Toptaş’ı anlamaya çalışmamış, Kafka’yı sıkıcı, Marquez’i karışık, Özlü’yü bunalım, Hesse’yi anlaşılmaz bulduklarını söylediklerinde, yaşadığım şaşkınlığı tahmin edemezsiniz. Sevdiğim yazarlar olduklarından değil –kimsenin kimseyi sevmek ve beğenmek zorunda olmadığını bilecek yaş ve tecribedeyim zira- yorumlarındaki sığlık ve basitlik beni şaşırtan. O zaman kafamda bir soru belirdi elbette; o zaman bu insanlar ne okuyorlar? Burada kitapların adlarını yazıp kimseyi rencide etmek istemiyorum ama güzel bir reklam stratejisiyle okuma oranının bu kadar düşük olduğu bir memlekette, basit bir kitapla dahi  çok satmamak biraz zor sanıyorum. Hatta sanmıyorum görüyorum. Kitaptan ‘gerçekten’ anlayan birkaç kişiye baktığımda ise kafaları başka kitaplara o kadar gömülmüş ki, bu balonların varlığından dahi haberleri yok.

 

Haşlanmış Harikalar Diyarı’nda yaşayan ve dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir adam ve Dünyanın Sonu’na girmek için gölgesini kapıda bırakıp kafataslarındaki eski rüyaları okuyan diğer bir adamın hikayesi paralel olarak anlatılmakta. Haşlanmış Harikalar Diyarı’nda, Sistem için çalışan adam, bilgi korsanlarına karşı, aldığı bilgileri korumak için beyin yıkama ve karma yapan bir bilgisayar uzmanıdır. Kendi halinde, az konuşan, sempatik ve tek hayali emekliliğini para sıkıntısı çekmeden yaşamak isteyen bu adamın yolu, bir profesörle kesişir. Profesörün yıkama ve karma isteğini yerine getiren adam, çok önemli bilgilere sahip olur. Böylece Şiferciler ve Sistemciler arasında kaçma-kovalama başlar. Olayların tam da merkezinde olan adamın hayal ettiği sakin yaşam, en azından şimdilik, imkansız gözükmektedir. Diğer tarafta, Dünyanın Sonu’ndaki adam gölgesinden ayrılıp, eski rüyaları okuma işine devam etmektedir. Her şey sistemli, tıkır tıkır işlemektedir ancak zamanla bazı tuhaflıklar da olmaya başlar. Sahibinden ayrılmak istemeyen gölge, onunla birleşip, adamı şehirden kaçmaya ikna etmek için çalışır zira, bu şehirde doğal olmayan bir  mükemmellik söz konusudur.

İki farklı anlatıcının mı yoksa aynı anlatıcının mı hikayeyi aktardığını bilemiyoruz ama temposu düşmeyen, aksiyon dolu bir kitapla karşı karşıyayız. Hoş, kullanılan metaforlar, satır arasındaki cümleler ve karakterlere bakıldığında pek de sıradan bir aksiyon kitabı olduğu söyelenemez. Buna rağmen Murakami, çoğunluğun aksine, benim hayranı olduğum bir yazar değildir. Birçok eleştiri ve hatta hakareti göze alarak söylemem gerekirse, kendisini popüler kültürün/medyanın –ya da her neyse- bu kadar şişirdiğini düşünüyorum. İlk okuduğum kitabı ‘Sahilde Kafka’ kurgusu ve üslubuyla beğenimi kazanmıştı. ‘Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu’ da keza öyle… Onca karmaşık olayı bu kadar açık ve akıcı bir şekilde anlatabilmesi, hayal gücü ve bende yarattığı merak açısından Murakami’yi başarılı buluyorum. Şimdiye kadar okuduğum bu iki kitabında tek dikkatimi çeken bu hususlar oldu. Yoksa ne bir aydınlanma yaşadım, ne de satır arasında hafızamda yer etmiş, üstüne düşündüğüm cümleler oldu… ‘İmkansızın Şarkısı’ndan ise bahsetmek bile istemiyorum. Hayatımda okuduğum en boş kitaplardan biriydi desem yeridir. Öyle ki, kitabı okurken ara sıra çevirip kapağına bakıyordum, hakikaten Murakami mi yazmış diye.

Ursule Le Guin, Ray Bradbury, George Orwell yahut Aldous Huxley okumayanlar tabii ki Murakami’nin fantastik kurgularına hayran oluyorlar(ya da entelektüel görünmek için hayran olduklarını söylüyorlar). Ben şahsen, bundan böyle Murakami okumayı düşünmüyorum, okumayacağım için bir şey kaybedeceğimi de düşünmüyorum. Çoğunluğun çok etkilendiği, beyninden vurulduğunu söylediği bu kitapları, ben ağır kitaplar arası rahatlamak için okuyordum, okuyorum. Çok ukala ve snop gelebilir bu yazdıklarım ama, yukarıda bahsettiğim yazarları siz de okusanız, aynı şekilde düşünceğiniz kuvvetle muhtemel.

Yine de baştan beri yazdığım şeyleri çürüterek ve belki de çelişerek ve bu ikisinin de farkında  ve zamanında üzerine çok düşünmüş olarak şunu söylemek istiyorum ki; herkes kitap okumalı ama her kitabı herkes okumamalı. Bazı kitapları ise çok dar kitleler okumalı. Malum, biz insanlar, çoğunluğumuz elimizi neye atarsak atalım, dejenere etmeyi ve sömürmeyi severiz. Bazı şeylere ne kadar az insan değerse o kadar iyi…

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.