JURNAL, CİLT I CEMİL MERİÇ

media556fe8ad6c9c8.png
(0/10 Puan)

Jurnal, Cilt I Cemil Meriç

A+ A-

Okuyan insanın en büyük sıkıntısı, kafasında dönüp duran, ona asla rahat vermeyen yüzlerce düşünce ve fikirdir. İyi kitaplar okumak, arı kovanına çomak sokmak gibidir. Şuur altında duran düşünceler, okunan her satırla bilince yaklaşır  ve bir süre sonra insanın kafasında dönüp durmaya, başlar. Bundan sonra, onları bir sonuca ulaştırmadan yahut çözümlemeden eski yerine koymak kabil değildir. Cemil Meriç’le tanışmam tam da böyle bir zamanıma denk gelmekte… Okuduğum onca kitap yüzünden düşünceler beynimi istila etmişken, bir de memlekette olan olaylar, sonrasında her kafadan çıkan ses ve kendimi hiçbir yere ait hissedememem -şimdi düşününce anlıyorum ki- oldukça bunalmama ve bir şeylere ikna olma çabasına girmeme neden olmuştu. ‘Bu Ülke’ yi okudukça, okuduğum her başlıkla birlikte zihnimde pervasızca dönen birçok düşüncenin yavaş yavaş sıraya girdiğini, ve bir temele oturduğunu hissettim. Beynimde bir liste vardı ve ben okuduğum satırlarla her maddeye, onay yahut çarpı işareti atıyordum. Kitabı bitirdiğimde ise büyük bir rahatlık ve birçok konuda netlik kazanmıştım. Kitaba başladığım dönem kimseyle fikirlerim uyuşmadığı için kendimi aptal ve cahil hissederken, kitabı bitirdiğimde hiç de sandığım kadar aptal olmadığımı farkettim. Cemil Meriç benim, herkesten farklı düşünmenin verdiği suçluluk, yalnızlık ve ahmaklık hislerimden sıyrılmama, bu anlamda yeniden doğmama sebep olan insandır ve işte bu yüzden, benim için çok özeldir.

Jurnal’in birinci cildi, Meriç’in 1955- 1965 yılları arasında yazdığı yazıları ve mektupları kapsamakta. Edebiyat, sosyoloji, felsefe gibi konular hakkındaki yazıları dışında, hastalığıyla birlikte tetiklenen buhranları, yalnızlık hissi, arayışları, öfkesi yani kısaca iç dünyasına ait her şey, derin bir hüzünle karşımıza çıkıyor. Özellikle, Fransa’da tedavi olmak için gittiği hastanede yazdıkları, dünyası kararmaya başlayan çaresiz ve öfkeli bir düşünce adamının çektiği acıyı öylesine derinden hissettiriyordu ki, insanın o satırları metanetle okuması mümkün değil. Gençliğinden beri sürekli sevgi arayışı içinde olan, kendini, seveceği birine ait hissetmek isteyen ve mütemadiyen duyduğu duygusal eksikliğin yanında; düşünen, sorgulayan, üslubu sert, net ve öfkeli bir adam çıkıyor karşımıza. Daha evvel okuduğum ‘Bu Ülke’ ve ‘Mağaradakiler’de, Meriç’in iç dünyasına ait bazı ipuçları vardı ancak ‘Jurnal’le birlikte bu dünya, gerçek bir entelektüelin kaleminden çıkan, müthiş bir duygusal yoğunluğa sahip cümlelerle vücut buluyor. Cemil Meriç’e olan hayranlığım yüzünden böyle düşündüğümü sanıyorsanız, bu yanılgıya düşmeden evvel kitabı kesinlikle okumanızı öneririm.

Günlükler, okuyucuyu yazara yaklaştıran dökümanlardır. Yazar, fantastik bir yere sahipken, kendi iç dünyasına yahut günlük yaşantısına dair bir şeyler paylaştıkça, etten kemikten bir insana dönüşür. Oğuz Atay ve Sylvia Plath’ın günlüklerini okuduktan sonra da aynı hissiyata ulaşmıştım. Ancak, Cemil Meriç okuduğum ilk iki kitabında neredeyse sadece Türk düşünce hayatıyla ilgili tespitlere yer verildiği için, Jurnal’de okuduklarım beni bambaşka bir adamla tanıştırdı. Burada öne çıkan en önemli şey, Meriç’in zaaflarını, korkularını ve acziyetini yazarkenki üslubuydu bana göre. Normalde bu kadar acı çeken, kendini yalnızlığa iten ve günden güne görme yetisini kaybeden birinin yazılarını okurken insanda acıma hissi uyanır. Ancak bu satırlar nasıl yazılmışsa – nedenini düşünüyorum ve hala bulamıyorum- acıma hissi asla değil, okuyucuda o hüznü, buhranı ve öfkeyi paylaşmak, anlamak ve dinlemek için müthiş bir istek yaratıyor. Keşke mümkün olsaydı…

 

Ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan: Batan bir güneş gibi ihtişamla değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için ölmek. Mütevazı bir odadan süslü bir salona geçer gibi, realiteden tarihe geçmek umrumda değil.

 

Görmeyen insan, bozuk bir ampül gibi manasız; bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık… Çocukken oynadığımız bir taşbebek gibi, atmaya kıyamadığımız acayip bir külçe.

 

Hayata zincirliyiz kollarımızdan, zaaflarımızdan çiviliyiz.

 

Kahramanlar, rüyalarımızı yaşadıkları ölçüde enteresandırlar. İç ve dış dünyamıza ışık serpmeyen kitaptan bize ne? O aynada görmek istediğimiz kendimiziz.

 

En kendim olduğum dakikalarda bile şuurun çelik perçesini ensemde hissediyorum.

 

Gerici ise Müslümandır: cennet, cehennem. İlerici ise Batı hayranı: caz, dans, cinsi hürriyet ve teknik. Düşünmeye teşebbüs eden, düşünen demiyorum, kaç kişiyiz?’

 

Ülkeden zar zor sanatçı, edebiyatçı yahut düşünce adamı çıkarken, elimizdekilerin değerini bilmek lazım. Bu insanları okumamakla öldürmek arasında hiçbir fark göremiyorum. 

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.