MECZUP HALİL CİBRAN

media55f1134108e1e.png
(0/10 Puan)

Meczup Halil Cibran

A+ A-

Karaköy’de, çok sevdiğim bir dostumdan ayrılıp Kadıköy’e geçmek üzere vapura biniyorum. Hava güneşli fakat serin. Çok insan var. O çok insan ve ben, hepimiz, vapura binmeye çalışıyoruz. Kalabalığın kıyısından seğirtip üst kata çıkıyorum. Nefis bir hava var dışarda, En öndeki yerlerden biri boş; en soldaki… En soldaki bankın soluna oturuyorum. İnsanlara bakıyorum: cep telefonuyla oynayan, kitap okuyan, arkadaşıyla sohbet eden, sevgilisiyle fotoğraf çeken insanlar, merakla manzaraya bakan turistler ve koşturan, martılara bakan çocuklar var. İstanbul’da ilk kez vapura bindiğimde 23-24 yaşlarındaydım. Doğup büyüdüğüm şehirde turist gibi hissetmiştim kendimi. Çocukluğum Avrupa Yakası’nda geçtiğinden ve tüm akrabalarımız ve hayatımız o tarafta olduğundan karşı yakaya geçtiğimi neredeyse hiç hatırlamam. Oysa ki o an, o çocuklar gibi martılara simit atmayı, bir o tarafa bir bu tarafa koşarken hayal kurmayı ve vapur hareket ettiğinde annemin/babamın dizlerine yatıp, gözüme gelen güneşten rahatsız olarak ama inatla, gökyüzünü izlemeyi o kadar istiyorum ki… Derken düdük çalıyor, düşüncelerimden uyanıyorum. Soluma baktığımda, orta yaşlarda bir adam görüyorum. Elinde sallamadığı bir tespih, aşınmış ayakkabılarının ucuna bakarak bir şeyler düşünüyor. Denize, manzaraya, insanlara bakmıyor. Derdi var, anlıyorum. Büyümek, bu demek galiba… Bense arada kalmışım. Elimi çantama atıp kitabımı alıyor ve okumaya başlıyorum…

Halil Cibran kitabında, hakikatin peşine düşen ve bu yolda tüm maskelerinden sıyrılarak gerçek benliğiyle bütünleşen ve –maalesef  her zaman olduğu gibi- yalnızlaşan, toplumun nazarında meczup olarak görülen bir adamdan bahsetmekte. Adamın kendinden değil onun hayata, insanlara, ölüme, yaşama, riyakarlığa, adaletsizliğe karşı tutum ve düşüncelerinden, gördüğü yahut yaşadığı basit bir olayı yorumlayışından bahsetmekte aslında. Görünenin gerisindekilerden, yüzeysellikten arınmış bir bakış açısı sunuyor bize. Ne kadar anlaşılıyor bilinmez, anlaşılmak gibi bir kaygısı da yok. Kendi kendine konuşur, düşünür gibi. Yalnızlıktan dert yanmıyor. Yalnız olabilir ama artık özgür. Özgür olmak için biraz yalnızlaşmayı, biraz anlaşılmamayı, biraz yaftalanmayı göze alıyor. Her şeyin bir bedeli var bu hayatta…

Vapur iskeleye yanaşmaya başladığında kitabı bitiriyor, çantama koyuyorum. Düşünceli bir şekilde aşağı iniyor, çok insanla birlikte vapurdan iniyorum. Karaya ayak basıyorum, Kadıköy İskelesindeyim şimdi. Ellerinde bildiri olan, bir grup gencin arasından geçiyorum ne dediklerini anlayamadan. Ellerimi cebime sokup hızla yürüyorum…

Halil Cibran  1883’te Lübnan’da doğar. Şair, filozof ve aynı zamanda da ressamdır. İşlediği konuların evrenselliği ve İngilizceyi kullanmaktaki kabiliyeti sebebiyle kısa sürede ilgi çekerek, bu ilginin süreklilik kazanmasını sağlar. Hristiyan olmasına rağmen yazılarında, insanlığı bir bütün olarak düşünmüş, derinliğe ve hakikate önem vermiştir. Uzun süredir yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak yoksulluk içinde Amerika’da hayata gözlerini yumar. Düşünceleri dünyada büyük yankı uyandırmakla birlikte, resimleri halen dünyanın birçok kentinde sergilenmeye devam ediyor.

Meczup ve sonradan okuduğum Ermiş’te de göze ilk çarpan şey, değindiği konular ve bakış açısı göz önüne alındığında Cibran’ın oldukça duru ve yalın bir anlatımı olduğu. Böylece okuduğum an cümleleri anlamakla vakit kaybetmeyip, yazarın kastettiği, dikkat çekmek istediği manaya daha kolay erişebildiğimi düşünüyorum. Ne var ki, Halil Cibran, ilk okumayla anlaşılabilecek bir yazar değil. Daha doğrusu, her okunduğunda yeni şeyler anlatacak bir yazar. Çağın en önemli filozoflarından biri olması da tesadüf olmasa gerek.

Yıllar içerisinde neler değişti, insanlar bu değişimlerden nasıl etkilendi/etkileniyor, insanlık nereye gidiyor, teknoloji faydalı mı yoksa zararlı mı?.. Bunlar zaman zaman herkesin düşündüğü yahut tartıştığı konular. Bilgiye ulaştıkça, insanoğlunun yüzeyselleştiğini, sığlaştığını düşünüyorum. Bilgiye verilen değerin vicdan ve sağduyuya verilen değerden yüksek olmasının, zorbalığa, hırsa ve güç arzusuna sebep olduğunu, bu yolda da her şeyin mübah görüldüğü kanısındayım. Şiddet ve savaş her zaman vardı ancak en azından dışardan bakıp, aklı selim yorumlar yapabilen insanlar daha fazlaydı sanki- ya da bana öyle geliyor. Şimdiyse insanlar birbirini kışkırtmak, hakaret etmek ve aşağılamak için uğraşıyor, bunu değişik kelimelerle entelektüelize ederek bizlere yutturmaya çalışıyorlar. Yorum yapıyorlar güya, fikir beyan ediyorlar…  

Memlekette acı büyük… Öyle ya da böyle herkes üzüntülü. Herkesin üzüntüsünü yaşayış şekli ise farklı. Başkalarını kışkırtmak yerine düşünüp, akıllı ve mantıklı davranmak, yorumları ona göre yapmak gerektiğini düşünüyorum. Teröre lanet etmekle birlikte, bitmesine olan isteğim ve asla bitmeyeceğine dair hissiyatım arasında sıkışıp kalıyorum her şehit haberi aldığımda… Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize kolaylık, acılı ailelerine  ise sabır diliyorum…

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.