PARİS VE LONDRA'DA BEŞ PARASIZ GEORGE ORWELL

paris ve londra
(0/10 Puan)

Paris ve Londra'da Beş Parasız George Orwell

A+ A-

George Orwell deyince aklıma ‘Hayvan Çiftliği’ ve hemen ardından da ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ geliyor. Ne var ki, yazarın okuduğum ilk kitabı ‘Papazın Kızı’dır… İlk ikisinden tür olarak faklı olsa da, ‘Papazın Kızı’ nı okurken, Orwell’in anlatımını, dil ve üslubunu çok sevmiştim. Üstünden uzun zaman geçmesine rağmen satırların su gibi aktığını çok iyi hatırlıyorum. Derken ‘Hayvan Çiftliği’ ile birlikte farklı bir kurguyla karşı karşıya geldim. Ardından ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ü okuyunca Orwell’e hayran olmamak benim için kaçınılmaz oldu. George Orwell, her kitabında bana çok samimi gelmiştir. Düşünüyorum da okuduğum, Dünya Edebiyatı’nda yer etmiş iki kitabında da eşitlik, özgürlük ve ideolojik konulardan bahsetmesine, ağır eleştirilerde bulunmasına rağmen, ne en ufak bir yapmacıklık, ne bir abartı, ne de sömürü hissettim. Sanki Orwell, bütün o romanları kendi için yazmıştı da sonra biri aldı ve hepsini yayımlattı. Bir yazar hiçbir kaygı gütmeden yazıyor ve yazdıkları olay oluyorsa, bence bu müthiş bir şey.

1930’lu yılların Paris’inde, tek göz odada yaşayan Orwell, bir somun ekmekle bir hafta geçirmeye, kimi zaman da eşyalarını rehincilere vererek karnını doyurmaya çalışır. Arkadaşlarının zengin olma hayallerinin her seferinde hüsrana uğraması ve artık açlıktan ölmesine ramak kalması sebebiyle, şehirdeki pahalı otellerin restoranlarından birinde çalışmaya başlar. Mutfak yerin altında, neredeyse elli derece sıcaklıkta, çalışanların birbirine çarpmadan yürüyemeyeceği kadar küçüktür ve işçiler on yedi saat aralıksız çalışmak zorundadır. Orwell çalıştığı halde, aldığı para ona ancak kısa bir süre yetecektir. Para biriktirmek gibi bir imkanı olmadığını anlayınca yazarımız, Londra’ya doğru yola çıkar.  Londra’da da hayat Paris’tekinden farklı olmaz. Borç isteyeceği hiçkimse olmaması, ucuza kalacak bir yer bulamaması ve yaşamak için karnını doyurmak zorunda olması Orwell’ı yine beş parasız bırakır. Sokaktan ekmek ve izmarit toplar, polis gelip onu kovana kadar parkta dinlenir. Derken yeni hayatına uyum sağlayarak evsizler için devletin kurduğu kamplarda yaşamaya başlar. Burada kendi gibi insanlarla sohbetler eder, daha iyi ve güzel bir yaşamın hayallerini kurar, sevgili Orwell…

‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ve ‘Hayvan Çiftliği’nde yazar, eleştirilerini açık ve sert bir şekilde dile getiriyor fakat ‘Papazın Kızı’ ve ‘Paris ve Londra’da Beş Parasız’ adlı kitaplarında bunu açıkça yapmıyor belki ama okuruna hissettiriyor. Avrupa’nın en önemli şehirlerinden ikisinde, yoksul insanların yaşadığı şartlar, çalışma koşulları ve gördüğü muamelelere dikkat çeken yazarın, özellikle restoranda çalıştığı süreçte yazdıkları olduça etkileyici. Bu tip durum ve olayların daha ağırını yaşayan nice insanlar var elbette fakat neredeyse hiçbiri bunları kaleme almıyor, hayat gailesinden vakit bulamıyor, belki istemiyor ya da büyük ihtimalle akıllarına bile gelmiyor. O yüzden de Orwell gibi bir yazarın kaleminden çıkan, yaşanmış bu tip anılar okuru derinden etkiliyor. Ben kitabı çok severek okudum, çok etkilendim, hüzünlendim, kızdım… Ancak yine ve her zaman olduğu gibi hiçbir abartı yahut sömürü görmedim. Öte yandan patolojik bir iyimserlik de yoktu kitapta. Orwell ne yaşadıysa onları yazmış. Adam doğal, neyse o ve yazma işini çok iyi yapıyor. Etkilenmeyeyim de ne yapayım?

O çok sevilen, hayran olunan, yaşama hayalleri kurulan Avrupa kentlerinin de arka sokakları olduğunu, bizlerin görmek istediği tablonun ardında bambaşka hayatların da varlığını ortaya koyuyor bu kitap. Orwell, medeniyetin yükselmesi için bir takım grupların nasıl da ezildiğini okuruna gösteriyor.  Öte yandan umudunu asla yitirmiyor. Şartları elinden geldiğince iyi hale getirmeye çalışıyor. Bir nevi hayat dersi işte…

 

‘’Paris’in varoşları antika insanların toplanma yeridir: ıssız, yarı kaçık hayatlar süren ve normal ya da saygın olma çabalarından vazgeçmiş insanlar. Yoksulluk onları beylik davranış kurallarından muaf kılıyor, tıpkı paranın insanları çalışmaktan muaf kılması gibi.

 

Yoksullukla ilk temas çok ilginç. Yoksulluğu o kadar düşünmüşsünüzdür- tüm hayatınız boyunca korktuğunuz, başınıza önünde sonunda geleceğini bildiğiniz şeydir o- oysa gerçekte öyle sıradan, öyle farklıdır ki. Siz çok basit olacağını sanmışsınızdır; olağanüstü derecede karmaşıktır. Siz korkunç olacağını sanmışsınızdır; sadece sefil ve sıkıcıdır. Başta, yoksulluğun kendine has bayağılığını keşfediyorsunuz, size yaşattığı değişiklikleri, karmaşık cimriliğini, kırıntı silip süpürme halini.

 

Can sıkıntısını, acı zorlukları ve açlığın başlangıcını keşfediyorsunuz keşfetmesine ama aynı zamanda yoksulluğun, bunları telafi eden en önemli özelliğini de keşfediyorsunuz,: geleceği yok ettiği gerçeğini.

 

Kirlilik, oteller ile lokantaların özünde vardır çünkü yiyeceğin temizliği, dakiklik ve şıklık uğruna gözden çıkarılır. Otel çalışanı yemeği hazırlamakla o kadar meşguldür ki yenilsin diye hazırlandığını unutur.

 

Şık bir otel özetle, iki yüz kişi aslında istemediği şeyler için yolunabilsin diye yüz kişinin saçını süpürge ettiği yerdir.’’

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.