SÖZCÜKLER JEAN-PAUL SARTRE

media5784de46eb81e.png
(0/10 Puan)

Sözcükler Jean-Paul Sartre

A+ A-

Olaylara pek müdahale edemediğimiz, daha çok izleyici olduğumuz ve genelde bir şeylere maruz kaldığımız çocukluğun, bütün hayatımıza etki etmesi bana biraz haksızlık gibi gelse de, düzene herhangi bir etkim olamayacağından çaresiz bunun da üstesinden gelmeye çalışıyorum… Hepimiz gibi… Önemli şahsiyetlerin çocukluğunu merak etmemiz de bu yüzden olsa gerek. Parlak bir erişkinliğin temelinin, çoğunlukla, zor bir çocukluktan geçmesi içimize biraz su serpiyor belki de. Hayal etmekten çekinmiyoruz böylece. Ama, ‘zor’ kime göre, neye göre? Bir insanın maddi sıkıntılarının olmaması yahut iyi bir eğitim alması hatta çok sevilerek büyütülmesi zorluk yaşamadığı anlamına gelir mi? Zor olan, illa ki elle tutulur bir şey mi olmalıdır? İnsanın kendisinin dahi adlandıramadığı, üstesinden bir türlü gelemediği zorluklar olamaz mı? Elbette olur. Her şey tam olsa dahi, insan olmak başlı başına bir mesele, bir dava, bir huzursuzluk hali değil mi?

Sartre babasını, henüz çok küçükken kaybeder. Annesiyle birlikte dedesinin evine taşınırlar. Dedesi eğitimli ve kültürlü bir adamdır. Evindeki büyük kütüphane, küçük Sartre’ın ilgisini çeker ve anlamasa da, günlerini kitapları incelemekle geçirir. Babasının ölümü, annesini zincirlerine döndürürken, Sartre’ı özgürlüğe kavuşturur. Zira artık hayatının geri kalanında, üzerine çökecek ve onu ezecek bir otorite yoktur. Yaşıtlarından kısa, şaşı ve biraz çirkin olan Sartre, çocuklar tarafından dışlansa da, ailesi tarafından daima sevilir ve övülür. Okuldaki başarısı, yazdığı yazılar ve yaşından beklenmeyecek olgunluktaki konuşmaları, anne, dede ve anneannenin ilgisini çeker ve bu, Küçük Sartre’a neredeyse taparcasına davranmalarına sebep olur. Ancak, çoğu çocuğun aksine Sartre bu durumdan hoşnut değildir. O, küçük yaşta tanıştığı kitaplarla kendisine başka bir dünya kurar zira, kendinden başka sığınağı yoktur. Okulda yaşadığı bir- iki olay Tanrı inancını da sorgulamasına sebep olur ve sonunda dininin kitaplar, tapınağının da kitaplık olduğuna karar verir. Böylece artık, edebiyat ve felsefeyle ölene dek sürecek olan bağının da temellerini atar.

Jean-Paul Sartre’ın 59 yaşında kaleme aldığı özyaşam öyküsü, bana göre en çok, henüz çok küçükken kurduğu anlam ilişkileriyle öne çıkıyor. Sartre’ın, Sartre olmasının bir sebebi var elbette, diye düşünülebilir tabii. Ne var ki ben, her yetişkinin çocukluğunda birer bilge olduğunu düşünürüm. Ama büyüdükçe; hayat, şartlar, eğitim ve toplumda yaşamanın getirdiği sorumluluklar her insanda aynı etkiyi yaratmıyor. Tecrübelerle de kirleniyoruz. Sartre’ın özyaşam öyküsünü okumak, onu anlamanın ve tanımanın dışında, edebi anlamda da çok doyurucuydu. Hayatımda okuduğum en iyi, en keyifli biyografiydi diyebilirim. Hem çok cesaretli, hem çok samimi, hem de etkileyici… Sartre’ın çocukluğu çok mu hareketli yahut çok mu olaylı? Babasının ölümü dışında görüntüde pek bir travma yok belki. Ama bir çocuğun düşünce yapısı, düşündükleri ve sorguladıkları bağlamında bakılırsa şayet, bir macera kitabı okuyacağınızı söyleyebilirim.

Maceracılık sadece fiziksel eylemlerden yola çıkılarak değerlendirilse de, zihinsel maceralardan da gayet tabii bahsedilebilir. Hatta bu çoğu zaman, fiziksel maceralardan daha heyecan verici hatta korkutucu dahi olabilir. Yeni bir bakış açısı, kendiyle yüzleşme, sorgulama, yeni bir düşünce yapısını okuma yani tabiri caizse, rahat kafayı bulandırma pek tercih edilen bir macera yöntemi değil. Ben fiziksel maceralardan çok hazzetmem ancak zihinsel maceralara bayılırım. Kendime çok güvendiğimden değil, biraz da cahil cesareti benimkisi…

Jean-Paul Sartre’ın ilgimi çeken bir tarafının olduğu bir gerçek. Ne yazsa, ne dese beğenebilir, beğenmesem dahi muhakkak düşünür, değer veriririm. Fakat ‘Sözcükler’i beğenmemde yanlı bakış açımın bir etkisi yok. Tamam belki çok az vardır. Ama eğer okursanız, beni anlayacaksınız.

 

‘’Ölmek her şey değildir; zamanında ölmek gerekir.

Ben, bütün hayatım boyunca gülmeden ve başkalarını güldürmeden emir veremedim; bunun nedeni, bende iktidar kanserinin olmaması ve bana itaat denilen şeyin öğretilmemiş olmasıdır.

…insanları şaşırtmak istiyorsam, bunu, erdemlerimle yapacaktım.

….çocukları ve hayvanları çok fazla sevmek, onları insanlara karşı sevmek demektir.

İnsan önceden mahkum edilmiş olarak doğabilir miydi? Doğabilirse bana yalan söylenmişti demek ki ve dünyanın düzeni, hoş görülmesi olanaksız bozuklukları gizliyordu içinde.

Oynadığını bilmeden bir rolü nasıl oynayabilir insan?

…ben babasız bir çocuktum. Kimsenin oğlu olmadığımdan, kendi kendimin nedeni oldum; gurur ve zavallılık kumkumasıydım…

….ben ise güven duymayı seçmiştim ve aslında kendimi ölümsüz sandığım doğruydu; kendimi önceden öldürmüştüm ben, çünkü ancak ölüler ölümsüzlüğün tadını çıkarabilirlerdi.’’

 

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.