VEBA ALBERT CAMUS

media57066183be24b.png
(0/10 Puan)

Veba Albert Camus

A+ A-

‘’Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa ki felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak.’’

Bu cümle, ‘Veba’nın ilk sayfalarında geçer ve beni oldukça etkilemiştir. Sürekli felaketlerin patlak verdiği bir coğrafyada yaşıyor olmak ve buna rağmen özgürlük savunuculuğu yapmak ve hemen ardından ‘Acaba insan ne kadar özgürdür ve en fazla ne kadar özgür olabilir? Peki, özgürlük ne demek?’ şeklinde, ucunu bucağını bulamadığım soru dizisiyle sağlama yapmaya çalışan biri olarak, Camus’nün bu cümlesine katılmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Çünkü her sefer ya bir bomba, ya bir şehit haberi yahut bir doğal afet, kabus gibi çöküyor üstümüze… O zaman bütün sorular anlamsız geliyor. Zaten o zamana kadar sorduğum soruları da unutmuş oluyorum, üzüntüyle… Sonra kendime gelip yine başlıyorum sormaya, en baştan. Hiçbir zaman sonunu getiremeyeceğim ne sorularımın ne cevaplarımın, biliyorum. O zaman, yolda olmanın anlamına vakıf olmaya çalışmaktam başka çare yok.

Doktor Bernard Rieux, muayenehanesinden çıkarken ölü bir fare görür ancak pek üstünde durmaz. Görülen ölü fareler günden güne artarken, Dr. Rieux’nün kapıcısı ağır hasta olduğundan dairesinde dinlenmektedir. Kapıcıyı kontrol etmek için yanına giden doktor, onu yüksek ateşle bulunca hemen ambulans çağırır ancak adam yolda ölür. İlerleyen günlerde benzer şikayetlerin ve ölümlerin çoğalması dolayısıyla kente korku hakim olmaya başlar. Kimileri hastalığın veba olduğunu savunurken, kimileri karşıt görüştedir. Ne var ki bu tartışmaların yapılması, devletin güvenlik tedbiri almasını geciktirmez. Hastaların aileleri karanatinaya alınır, evler dezenfekte edilir, hastalar tecrit edilmeye başlanır derken hükümet,  kentin kapılarının kapatılması için valiliğe bir telgraf çeker. Böylece kentliler oldukları yere hapsedilirler. Artık salgın, sadece hastaları değil herkesi ilgilendirmektedir. İnsanlar çaresizliğe kapılarak şehir dışındaki yakınlarına mektup yollamak ister ancak bu bile, enfeksiyon taşıma riskinden dolayı yasaklanır. Kent papazı Paneloux, bu salgının Tanrı’nın bir cezası olduğunu söylerek halkı dua etmeye yönlendirirken, sağlık biriminin aldığı önemler artık kar etmez. Geceleri sokağa çıkma yasağı gelir, toplu mezarlar kazılmaya, mezarlar yetmeyince ölüler fırınlarda yakılmaya başlanır. Salgının birinci senesi dolarken, artık herkes hastalıkla yaşamaya alışmıştır…

Kitabın sonunda veba salgını biter ve kentin kapıları açılır. Bunu söylemekte bir sakınca görmüyorum çünkü kitapta önemli olan final  değil, yaşanan olaylarla insanoğlunun duygu ve davranışlarındaki değişime an be an tanıklık ediyor olmak. Bu anlamda oldukça düşündürücü ve dikkat çekici bir roman. Cezayir’in Oran şehrinde geçen hikaye, oldukça akıcı. Yazarın yaptığı kent tasvirleriyle, okur da kendini o hapsedilmişliğin içinde hissetmeden edemiyor. Dr. Rieux tarafından anlatılan hikaye, Camus’nün dikkat çeken duygu ve tespitleriyle beni oldukça düşündürdü. İnsanın olay ve durumlar karşısında nasıl dönüşüp değişebildiğini, insanın her şeye nasıl alıştığını dışardan okuyup gözlemlemek, her ne kadar kurgu olsa da, etkileciydi benim için. Zira, kitaptaki insanların vebaya alışması ve hayatlarına devam etmesi, birkaç sene evvel Saraybosna’ya yaptığım ziyareti hatırlattı bana. O zaman, savaş devam ederken nasıl olur da yer altından çıkıp normal hayatlarına devam edebildiklerini sorduğumda, savaşa alıştıklarını söylemişlerdi… İnsan her şeye alışıyor demek ki, alışmak istemese dahi.

Kitabı çok severek okumamdan dolayı kafamda, sanki çizdiğim birçok cümle varmış gibi hissederek elime aldım ama şöyle bir baktığımda görüyorum ki işaretlediğim çok yer yok. Düşünüyorum da, Camus sevdiğim bir yazardır ama sevdiğim diğer yazarlar gibi kitaplarındaki cümleleri hunharca çizmem. Hatta belki de sevip, kitabını en az çizdiğim yazar kendisidir. İlk etapta aklıma, cümlelerden çok hikayenin bütününün yahut hikayedeki duyguların bende daha fazla etki yaratmış olmasından dolayı böyle davranmış olabilir. Örneğin, okumamın üzerinden seneler geçse de ‘Yabancı’ kitabındaki kahramanın, annesinin cenazesinde ağlayamamasını bir türlü unutamam. Oysa ki konuya ilişkin bir tek cümle dahi hatırlıyor değilim…

Öyleyse 300 sayfalık kitapta altını çizdiğim birkaç tane cümle paylaşayım sizinle. Hem sizin için fikir olur, hem ben de biraz özlem gideririm.

 

‘’Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.

Gerçekten felaketler ortak bir şeydir, ancak başımıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir.

Bir savaş patladığında insanlar, ‘’Uzun sürmez bu, çok aptalca!’’derler.Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez.

… bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçekdışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gider; önlemlerini almadığından da başta hümanistler gider.

Önemli olan düşünce biçiminin iyi olup olmaması değil, düşündürmesidir.

Bazen insanın bilmeden acı çektiği olur.

Birbirimizi sevdiğimiz süre içinde sözcükler olmaksızın birbirimizi anladık. Ancak her zaman insanlar birbirini sevemiyor. Belli bir anda, onun gitmesine engel olabilecek sözcükleri bulmalıydım, ama yapamadım.

Ancak herkesin ortak iyiliği tek tek her kişinin mutluluğuyla olur.

Evet, talihsizliğin soyut ve gerçekdışı bir yanı vardı. Ancak soyut olan sizi öldürmeye başlarsa, o zaman soyutluklarla ilgilenmek gerekir.

Ancak, bazılarına soyut gibi gelen şeyler, bazılarına göre gerçekti.’’

…insan acı çekmeyi ya da uzun süre mutlu olmayı beceremiyor.’’

 

Benzer Kitaplar
YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.