'ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR'I İKİNCİ KEZ OKUMAK

14 Eylül 2015

A+ A-

Kitabı ilk kez 2013 yılının ortalarında okuduğumda, elimden bırakamayarak, bir yandan da bitmesini istemeyerek nihayete erdirdiğimde son cümlenin etkisinden haftalarca çıkamadım. Holden Caulfield’ı öyle içselleştirdim ki, uzun bir süre içimden onun gibi konuşur buldum kendimi. Kitaplığımda gözüme çarptıkça, sayfaları karıştırıp rastgele satırlar okudum. Gülümsedim, kahkaha attım, buruldum ama her duygumun yanına eşlik eden bir duygu daha vardı; hüzün. Hayatımda okuduğum en hüzünlü romanlardan biridir ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’… Sanırım bende takıntı haline gelmesinin sebeplerinden biri de bu.

Sonrasında kitap hakkında yapılan olumsuz eleştirileri, Holden’a yapıştırılan haksız yaftaları okuduğumda öfkelendim. İnsanlar yine ve hala anlamıyorlardı. Acı çeken birinin ille de feryat etmesi, yıkıp geçirmesi gerekmediğini, sessizce de acı çekilebileceğini ve insanın kendini korumak, kendinden vazgeçmemek ve tutunmak için zırhlar kuşanabileceğini anlamıyorlardı. Acı çekmenin, mücadele etmenin yahut vazgeçmenin binlerce yolu vardır. Ve herkes, kendine göre olanı seçer.

Bir kitabı bu kadar özlemek ve bir roman kahramanını gerçekmiş gibi yaşamak ve yaşatmak için fazla yaşlı olduğumun farkına vardığımda, ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ ve kendim üzerine düşünmeye başladım. Belki de ilk defa okumuş olmamdan kaynaklanan bir etkilenme söz konusuydu. Zira, Salinger’ın ‘Franny ve Zooey’sini de okuyup beğenmiş ve fakat bu kitabı kadar etkilenmemiştim. Kendimi değerlendirmeyi biraz zamana yaydım. Bu süre içerisinde birkaç teori geçti kafamdan. Bunlardan bazılarını paylaşayım: İlk  başta, Holden’ı erkek kardeşime benzettiğim için sevdiğimi düşündüm. Fakat, bir sohbetimiz sırasında kitabı okuduğunu ve saçma bulduğunu söylediğinde yaptığımız ufak tartışma sonucunda bu ihtimali eledim. Ardından, kitabın John Lennon’ın katilinin cebinden çıktığını okuduğumda bir dönem cinayet kitaplarına olan takıntım aklıma gelince, şiddete eğilimimi değerlendirmeye çalıştım. Evet teoride öfkeli bir tipim ancak bunu pratiğe dökebildiğim pek söylenemez. Gerçek şu ki, ben sivrisinek bile öldüremem. Böylece bu ihtimalin de üzerini çizdim… Sonra Salinger böylesine güzel bir kitap yazdığı için onu kıskanıp kitabı takıntı haline mi getirdim, diye düşündüm. Belki de kendimi dev aynasında görüyordum ve aşağılık kompleksine kapılmıştım. Ancak bu ihtimal de içimdeki duygularla örtüşmedi ve eledim. Sonra sıkıldım. Her şeyin bir sebebi olması gerekmezdi. Kitabı sevmiştim işte, o kadar. Benim gibi sevdiği romanı ara sıra açıp okuyan, özleyen birileri vardır belki, dedim. Ama yine de kafam rahat etmemiş ki, henüz okuyalı bir sene olmuşken ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bu sene bir kez daha okumaya karar verdim.

O zamandan bu zamana gerek yaşantımda gerek kişiliğimde bir çok değişiklik yaşadım. Bazıları kendiliğinden olurken, bazılarını bile isteye, çabayla değiştirip dönüştürmeye çalıştım.  Bunlara ülkede olup bitenler ve çevresel faktörler de eklenince, takdir edersiniz ki ben, elbette ki, iki sene önceki ben değildim… Ancak insan ne kadar değişse de bazı şeyler hiç değişmeden kalmayı başarabiliyor. ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı ikinci kez okumaya başladığımda, uzun süredir görmediğim bir dostumla karşılaşmış gibi hissetmemi de bir nebze buna bağladım. Kitabı okuyup bitirmekle, bitirmek istememek arasında gide gele, kendimle verdiğim bu enteresan mücadelenin sonunda gördüm ki ancak iki gün dayanabilmişim. Şayet okumam gereken başka kitaplar olmasaydı, tam da bitirdiğim o an, kitabı yeni baştan okumaya başlayabilirdim. (Hatta şu an bile başlayabilirim ve durmadan, art arda 15-20 kez baştan sona okuyabilirim.) Gerçek şu ki, dışardan bir gözle bakmaya çalıştığımda, kafayı üşütmüş gibi göründüğümün farkındayım. Ancak böyle bir yazı yazmaya karar verdiysem, sizinle her şeyi olduğu gibi paylaşacağım.

Kitabı bitirdikten sonra, ilk okuduğum zamankinden daha çok etkilendiğimin farkına vardım fakat bu sefer nedenini kurcalamadım. Hayat bana şunu öğretti ki, konu kendi hakkımda düşünmek ve bir şeyleri keşfetmek dahi olsa, zamanın akşınına güvenmek –başka bir deyişle,hazır olmayı beklemek- lazım. O yüzden kendinizde anlam veremediğiniz duygu ve düşünceler hissettiğinizde, biraz zamana yaymanızı ve onun size gelmesini beklemenizi öneririm. Çünkü insan beyni öyle bir şey ki, sizin unuttuğunuzu sandığınız yaşantı ve düşünceler, hiç beklenmedik bir zamanda karşısınıza çıkar ve emin olun aradığınız cevap, işte o beklenmedik zamanda gelenden başkası değildir.

Bu yazıyı yazmamdan yaklaşık bir hafta evvel, bu konu aklımdan uçup gittiğinde –daha doğrusu işi bilinç dışım devralmıştı kuşkusuz, ama halk arasında biz ona unutmak diyoruz- duyduğum bir şarkıyla birlikte jetonum düştü! Serbest çağrışım dedikleri bu olsa gerekti. Freud’un ruhu şad olsundu!

Bahsettiğim şarkı 90’ların sonu 2000’lerin başı, yani benim ergenlik çağıma denk geliyor. Herkes gibi benim de büyüme sancıları çektiğim, çevreme başka bir gözle bakmaya başladığım, dış görünüşümle fazla alakadar olduğum ama en önemlisi, değer yargılarımı oluşturmaya çalıştığım, bolca düşündüğüm bir dönemdi. Çok cesaretli bir genç değildim maalesef. Düşüncelerimi çevremle ve ailemle pek paylaşmaz, insanlarla gündelik olayları konuşurdum. Dışardan bakınca insanları onaylar gibi durur, fikirleri bana uymasa da pek açık etmezdim. Cesaret eksiğim vardı anlayacağınız. Karda yürüyüp izini belli etmeyenlerdendim bu manada. O yüzden ailem ve çevremdekiler çoğunlukla onlar gibi düşündüğümü, onlar gibi hareket ettiğimi, değerlerimi onlar gibi oluşturduğumu düşündüler uzun bir süre. Bazıları uyuşmuyor değildi elbette ancak sadece bazıları. Kendimle baş başa kaldığım zamanlar kendimi, insanları, olayları, çevremin onları yorumlayışı ve benim bakış açım arasındaki benzerlik ve farklılıkları irdeleyerek geçiriyodum çoğu zaman. En önemli referansım ve kaynağım kitaplardı tabii ki. Ne okuduğumu da açık eden biri değildim. Kitaplarımı uzun bir süre gizlice okudum. İnsan bu kadar çok düşününce ve düşüncelerini paylaşmayınca, bir zaman sonra iç ses diye bir şey ortaya çıkıyor ve onunla konuşmaya başlıyor. Bir süre sonra durum bende de öyle bir hal aldı. İlk başta yalnızken iç sesim devreye giriyordu, sonraları  ise insanlarla sohbet ederken de, bilmem kaçıncı kişi olarak yerini almaya başladı. Bulunduğum ortamda fiziksel bir varlık göstermiyordu ama gerçek birinden daha çok vardı ve itiraf etmek gerekirse bazen hiç rahat vermiyordu. Adet ve ananelerin konuşulduğu ortamlar, mutlak gerekliliklerin yerine getirilmesi gereken süreçler, sorulan soruya illa ki beklenen cevabı vermem gereken anlar, iç sesimin kuşkusuz en sevdiği zamanlardı. Bense onunla bir nevi mücadele halindeydim. Dediklerini bastırıp, benden beklenen cevabı veriyor, istenilen davranışı sergiliyordum. Ara sıra aile ortamında yapılan sohbetlerde, iç sesimi dinleyip bir-iki fikrimi paylaşmak istediğimde anne-babamın garip bakışlarını görünce, bunun pek de iyi bir fikir olmadığına karar verdim. Böylece, kısa süre içerisinde iç sesim en iyi dostum oldu.

Tabularımı yıkıp özel hayatımla ilgili verdiğim bilgiler ışığında, kitapla kendim arasında gelişen duygusal bağın sebebini anlatmaya çalıştım. Ben, hiçbir zaman Holden gibi cesaretli olmadım ancak olmak istedim, isterdim. Ama o zamanlar, özgürleşmek için bile olsa, yalnızlığı ve dışlanmayı göze alamadım. Öte yandan fikirlerimde inatçı olsam da, hata yapabilme ihtimali bana hep geri adım attırdı. Pişmanlık korkusundan, pişman olmaktan öğreneceklerimden mahrum kaldım. Bu yüzden kendimden, uzun bir süre emin olamadım. Holden’ın da en çok bu tarafını sevdim: Kendinden emin, inatçı ve umursamaz (ya da umursamamaya çalışan hali demek daha doğru olur)…

İşte bütün bu uzun yazıyı ve safsatayı şunu söylemek için yazdım ki; Holden, benim tam manasıyla yaşayamadığım, içime attığım ergenliğimin bir yansımasıdır. Sanki o zamanlara ait bir parçam vardır Holden'da. Hem kendime benzeyen, hem de benzemeyen yönleriyle bir bütün olarak; olduğum ve olmak istediğim kişi...

İnsanlar büyüdükçe aptallaşıyor derim hep. O yüzden yetişkinlerden çok, çocuk ve gençlerin düşüncelerini merak eder, onlarla sohbet etmekten keyif alırım. Freud’un tecrübe ve kalp hakkındaki sözü aklıma gelir. Büyüdükçe duyguları arka plana atıp tecrübe ve bilgilerine güvenen yetişkinleri, kendim de buna dahil olmak üzere, sığ ve sıradan bulurum. Çocuk ve gençlerin düşüncelerini saçma bulanlarsa tam manasıyla ahmaktır benim için. O yüzden, özellikle toplumumuzda –ki başka bir toplum bilmediğimi de göz ardı etmeyelim- çocuk ve gençlerin fikir, düşünce ve duygularının önemsenmemesi, laflarının ağızlarına tıkılması, cesaretlerinin kırılması, engellenmesi ve özgünlüklerinin –dikkat edin özgürlüklerinin demiyorum- baltalanması beni çileden çıkarır. Prensip sahibi çocuk yetiştirmekle, tek tip çocuk yetiştirmeyi birbirine karıştıran anne-babaların hakim olduğu bir ülkede, ‘kendine özgü’ olmak için, insan adeta bir savaş vermek zorunda.

Ne diyeyim, geçen günler geri gelmez ama insanın hatırlamaktan keyif aldığı şeylerin olması da güzeldir icabında. Acı veren hatıraları olsa bile insan, çocukluk ve gençliğini anmaktan hüzünle karışık, buruk bir mutluluk duyar. Özlem duygusuna gem vuramaz kimi zaman. O yüzden, sakın kimseye bir şey anlatmayın demeyeceğim ama herkese her şeyi anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

 

YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.