09 Ağustos 2016

A+ A-

’Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.’’ Syf: 9

 

Okuyan herkesin hafızasında yer eden bu cümlelerle başlar ‘Aylak Adam’…  İlk kez 2012 yılında okuduğum, aklıma geldiğinde içimi burkan roman kahramanlarından biri olan C.’nin dört mevsim hikayesinin anlatıldığı, aylaklığın hiç de kolay bir iş olmadığını anladığım, bitirdikten sonra ‘Tutunamayanlar’ı okumak için sabırsızlandığım ilk Yusuf Atılgan romanı… Kitabın ilk sayfasına; ‘İkinci okuyuşlar hep çok farklı.’ Diye not düşmüşüm. Öyleyse bu yazımda da, altını çizdiğim cümlelerden hareketle yazacağım. Bu yazımın sonunda da ‘Aylak Adam’la ilgili söyleyeceğim her şeyi tüketeceğim ve bir daha yorum yapmayacağım. Bu yazım da, diğer tüm ikinci okumalarımdaki gibi uzunca bir yazı olacak. Başka türlüsü mümkün değil…

 

‘’Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.’’ Syf: 10

 

Dökme kalıplarla büyüyüp, delikanlı çağlarımızda onları kırmak için hangimiz uğraşmadık? Sonra yetişkin olduk. Kimimiz dışlanmayı, yalnızlığı kabul edip yaşadık; kimimizse dayanamayıp kafamızın rahat etmesi uğruna kalıpların içine hapsolduk, hapsettik kendimizi… Çoğunluğa uymak uğruna kendimizden vazgeçtik. Zamanla durumları dönüştürmek, değiştirmek için lazım olan yaratıcılığımız da köreldi elbette. İnsanız ama robot gibi yaşıyoruz. Zamanında ben de çok sordum kendime: niçin ve kimler için?

 

‘’Birden içini bir yere, bir şeye geç kaldığı duygusu kapladı. Yirmi sekiz yaşındaydı, tedirgindi.’’ Syf: 16

 

Her şey mi göreceli bu hayatta? Yirmi sekiz yaş kimine göre yolun başıyken, kimisi hayattaki yolculuğunu tamamladığını dahi düşünebiliyor. Ben o yaşta, çok iyi hatırlıyorum, yolun başında hissedemeyecek kadar çok şey yaşadığımı ancak beni bekleyen bir o kadarı daha olduğunu hissediyordum. O yüzden de yorgundum. Çok yorgundum hem de. İçinde debelendiğim onca şeyin yanı sıra, bir şeylere de geç kalmıştım, kalıyordum. Ama neye? Bilmiyordum. Hala da bilmem. Ara sıra gelirdi bu duygu. Sonra kendimden kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda gördüm ki, herkes bir şeylere geç kalmıştı. Benim geç kaldığım her neyse bilmiyordum dedim ya. Buna rağmen rahatladım. Belli ki yaşama, geç kalmak da dahildi.

 

‘’Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?’’ sayf: 39

 

Düşünmek, boş iştir, vakit kaybıdır, şımarıklıktır hatta. Bunalım, depresyon emaresidir. Ben büyürken hep bunları duydum. O yüzden düşündüklerimi hep kendime sakladım, gizli gizli düşündüm hep. O dökme kalıplar yüzünden…  Düşünmek çok şey kaybettirdi ve kaçırttı bana ama çok şey de kattı. Kaybedip kaçırdıklarımdan daha cazip geldi ki kattıkları, düşünmekten vazgeçemedim. Yaratılışım da müsaitti demek ki… Öte yandan düşünmek, çok eğlenceli bir eylem değil. Bilakis dertsiz başa dert açar… İnsanın içindeki boşluklar hiç kapanmaz çünkü biri kapanırsa biri açılır. Kafasında hep meselelerle yaşar insan. Rahatlaması ne mümkün? Ne var ki ben, çok kolay rahatladığım nadir zamanlarda dahi şüpheye düşerim; niye bu kadar kolay rahatladım, diye. Kafanızdan geçene cevap vereyim: Evet, böyle de yaşanıyor ve sandığınız kadar sıkıcı değil. Biliyorum yalnız değilim.

 

‘’Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor.’’ Syf: 61

 

Adım Betil. Betül, Beril, Beti hatta Betty de değil. Betül’le arasındaki ‘İ’ farkı insanlara ismimin farklı bir anlamı olduğunu düşündürür. Halbuki Betil ve Betül’ün anlam bakımından birbirinden farkı yok. 23 yaşında beni kucağına almaya hazırlanan babam, eğer kız olursam –erkek bekleniyormuşum- diye heveslenmiş, oturup koca bir Osmanlıca Ansiklopedi’yi devirmiş. Binlerce isim içerisinden Betil’i bana layık görmüş. Böylece ömrüm boyunca heceleyeceğim ve her defasında (neredeyse istisnasız) anlamını açıklamak zorunda bırakılacağım bir ada sahip olmuşum. Adımı sevemedim ben. Uzun süre basit, anlaşılır, sade ve sıradan adı olan insanlara özendim. Başka bir ad almak da baştan ve başka bir ben yaratmak demekti, gözüm kesmedi. Bundan birkaç sene evvel kabilelerde, doğan çocuklara geçici bir işim verildiğini, çocuğun büyüyünce kendine uygun bir isim seçtiğini okuduğumda, modern çağ insanı olmadığımı bir kez daha anlamış oldum. O yüzdendir ki bu cümleyi ilk okuduğumda çok etkilenmiştim. Ezberlediğim ilk alıntıdır. Yeri farklıdır benim için.

 

‘’Nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. Sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değer aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?’’ syf:72

 

Bu cümle üzerine o kadar çok düşünmüş, o kadar çok gözlemlemişimdir ki etrafımı ve kendimi; insanların birbirlerini tam manasıyla anlamalarının imkansız olduğuna kanaat getirip eskisinden daha az açıklar, daha az konuşur olmuşum. Her kelime, herkesin zihninde aynı anlam ve değere sahip değil, bunu yaşayarak da görüyoruz. Çoğu hayalkırıklıklarımız da bu yüzden. Hele konu sevmekse…

 

‘’Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı.’’ Sayf:105

 

Evet, evet, evet! Bunu farkettiğimde henüz çok küçüktüm. Böylesine kelimelere dökmem mümkün değildi ama uzun bir süre, yaşayan her insanın, hangi yaşta olursa olsun, hayal kurduğunu sanardım. İlk defa anne- babamın hayal kurmadığını anladığımda çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Sonra etrafımdaki bütün yetişkinlere hayal kurup kurmadıklarıyla ilgili sorular sormaya başladım. Hayal kurmak, düşünmek büyüklere mahsus bir şey değildi, en sonunda bu sonucu çıkarttım. Babaannem bir gece benim sesime uyanmış, delirdiğimi zannedip annemi uyandırmış. Kendi kendime konuşuyormuşum. (Muhtemelen hayali arkadaşımla hoşbeş ediyorumdur.) Annem de korkulacak bir durum olmadığını, benim hayalperest bir çocuk olduğumu söyleyip babaannemin içini ferahlatmış. Öylesine hayal alemindeydim ki, gerçek hayata düşüşümün pek sert olduğunu tahmin edersiniz. Kafamda kocaman bir dikiş, kalbimde çatlaklarla yaşamaya devam ediyorum, herkes gibi. Can çıkıyor da huy çıkmıyor, hayal etmekten vazgeçemiyorum.

 

‘’Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü farketmez.’’ Syf:148

 

Bir rivayete göre, Oğuz Atay bu bölümden etkilenerek yazmış ‘Tutunamayanlar’ı… Neden olmasın? Yusuf Atılgan’ın ömrü boyunca yazdığı sayfa sayısı bini geçmemiş olmasına rağmen, bir cümlesinin üzerine, bir cümlesinden esinlenerek kaç kitap yazılırdı kim bilir… Kendimi bildim bileli hayata bağlı, yaşam aşığı bir insan olmadım. Buna rağmen hep doğru, düzgün bir hayat yaşamaya çalıştım kendime göre. Sonra bir dönem çok sıkıldım, yoruldum, bunaldım… Nefes almak bile zor geliyordu ama yine de birilerine, bir şeylere tutunmaya çalışmadım. Sonrasında hayalkırıklığı yaşamamak için tutunmak istemedim… Esasen tutunduğum başka bir şey vardı ki, diğer hiçbir şeye ihtiyaç duymadım ve bu yüzden belki de tutkulu bir tip olamadım hiçbir zaman. Hiçbir şeyi, içime sindirerek, kendime ait hissetmedim. Hep bir açık kapı bıraktım…

Bazı kitaplar hayatımda yer ediyorsa şayet, oradaki cümlelerin birçok şey çağrıştırdığından yahut hislerime tamı tamına tercüman olmasından kaynaklanıyor kuşkusuz. ‘Aylak Adam’da altını çizdiğim daha birçok cümle var.  Belki içinizden birileriyle aynı cümleleri çizmişizdir, belki aynı cümlelerde içlenmişizdir… Ne var ki, aynı cümlenin herbirimizin zihnindeki tezahürü yahut çağrıştırdıkları nasıl da birbirinden farklı… Ve nasıl da ortak bir yer bulabiliyoruz, bir kere bile yüzyüze gelmemiş olmamıza rağmen. Uzaklarda bir yerlerden, bir kitabın cümlesinde buluşuyoruz. Benzer şeyler hissetmeyenler muhtemelen bu yazıyı okuyarak vakit kaybettiler, sıkıldılar, niye yazdığımı anlayamadılar. Haksız da sayılmazlar.

 

‘’Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlayamazlardı.’ Syf:155

 

 

 

 

 

 

Not: Kitapta, aylaklığın hiç de sanıldığı gibi kolay bir iş olmadığından bahsediliyor ya, hakikaten öyle… Bir günümü tamamen boşaltıp aylak aylak dolaşmaya ayırdım, geçen kış. Çok zorlandım. Her günüm öyle geçse nasıl olur bilemiyorum ama bu başka bir yazının konusu… Belki siz de denemek istersiniz.

YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.