HAYAT ACIMASIZDIR, YAVRUM

03 Mayıs 2017

A+ A-

Olay büyük şehirde geçer. Sahne önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize ve derken onlarca parçaya ayrılır. Oyuncu, her parçayı toplayıp birleştirmeye çalışır. Ancak beceremez. Eline aldığı her parça dağılır, paramparça olur. Yorulur, sahnenin ortasına çöker. Bırakır dağınık kalsın. Yine mi gol değil?

‘’Coşkun: Ben kolay karar veremem Saffet.’’ (syf:18)

En ufak bir yanlış dahi yapmak istemeyen oyuncumuz, her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplayan bir şahsiyettir. Kimisi buna mükemmeliyetçilik, kimisiyse aşağılık kompleksi der. Bizimkinin ikincisi ve sevgisizinden olduğunu belirtmek gerekir.  Hata yapma korkusu yüzünden bir karara varması aylar, kararı fiile dökmesiyse yılları bulur. Artık çok zaman harcayıp kararından dönmek istemediğinden mi inat eder yoksa düpedüz dik kafalı bir aklıevvel midir? Bilemiyoruz ama özünde iyi insandır. Vicdanında en ufak bir şüphe zerresi olsun istemeyen bir naçar… Size baba diyebilir miyim amca?

‘’Servet: (…) Önce şiirden anlamı kaldırdılar, sonra müzikte melodiyi öldürdüler. Ya resim? Çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. Sanatı öldürdüler! Emel: Onun da pek yaşamaya niyeti yokmuş.’’ (syf:23)

Sahne aydınlanır. Tuval, yanında yağlı boyalar, tuvalin önünde eski ve ahşap bir sandalye var. Sandalyeye oturan oyuncumuz parmağıyla tuvale bir şeyler çizer. Sonra kalkar, karşıdaki yazı masasına oturup deftere birtakım yazılar yazar. Sonra aniden ayağa kalkıp sehpadaki küçük radyoyu kurcalar. Derken yazı masasının üstündeki kemanı alır ve çalmaya başlar. Yanlış anlaşılmasın, oyuncumuz yetenek timsali bir beşer değildir. Sadece yaşamak için birtakım nedenlere ihtiyacı olduğundan içini coşturan en ufak şeye tutunmaya çalışır. Gördüğü güzel bir büstten sonra heykeltraş, Erkin Koray’ın ‘Estarabim’ini her dinleyişinde zurna virtüözü olmak istemesi (ve sonunda hiçbir şey olamadı) gibi… Ani bir sesle tüm sahne kararır. ‘’You Are My Destiny’’ adlı parçayla yeniden aydınlanır. Ortalık bomboştur. Oyuncumuz ayakkabısının bağcığını kurcalar. Üzgün ama üzgün değil, kırgın ama kırgın değil, bezgin ama bezgin değilmiş gibi yapar. Tuvale ve deftere neler karaladığını bilmiyoruz. Senin annen bir melekti, yavrum.

‘’Coşkun: İster keman sesi olsun, ister oyun sesi; yeni bir ses getirmeliyim bu dünyaya.’’ (syf:33)

Oyuncumuz ‘Don’t Let Me Misunderstood’’ adlı parça eşliğinde, sahnede volta atmaya başlar. Vücudundaki hareketlilikten, yeni bir şeylere niyet ettiğini anlıyoruz. Bazen öyle olur kendisine; her şeyin değişebileceğine dair müthiş bir inanç duymakla kalmayıp, bunu kendisinin başarabileceğine inanır. Yolun yarısına gelmiş oyuncumuz, bu çocuksu histen utansa da bir yandan, içindeki çocuğu öldür(e)mediği için içten içe memnuniyet duyar. Rüyalar kısa sürer. Nayır, n’olamaz!

‘’Saffet: Oyun bozuldu, gerçeği oynuyorum artık.’’ (syf:34)

Sahnenin ortasındaki eski berjerde oyuncumuz oturur. Elinde sigara… Işık sadece onu aydınlatırken uzaklardan Bergen’in ‘’Sen Affetsen’’ i söylediğini duyarız. Yaşamak için kendince birçok yol deneyen, kendine sebepler yaratan oyuncumuz, bir başkasının yerinde olmayı hayal edemediği gün, hayattaki misyonunu tamamladığını düşünerek kendini oynamaya karar verir. Nice senaryodan daha etkileyici bir hayatı, nice kahramandan daha çekici bir kişiliğinin olduğunu belirtmekte fayda var. Ne var ki konumuz bu değil… Oyuncumuz aniden irkilerek ayağa kalkar, sigarasını yere atar ve haykırır; ‘’Başkasının hikayesinde başrol olacağıma, kendi hikayemin figüranı olurum!’’ Hayır siz kovmuyorsunuz, ben vazifemden istifa ediyorum.

‘’Coşkun: (…) Belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.’’ (syf: 46)

Kendi hikayesinin figüranı olmaya karar veren oyuncumuz, kısa zaman sonra bu durumdan da sıkılır. Derhal başrole terfi etmek ister. Kendi ve yine sadece kendinden oluşan kurul üyelerini toplayarak, - oyuncumuzun derin bir yalnızlık içinde olduğundan bahsettiğimi varsayıyorum- günlerce düşündükten sonra kendisine başrol teklif eder. Teklif karşısında sevinçten havalara uçar ve derhal canla başla çalışır. Fakat bir süre sonra görür ki, başrol oyuncuları da aslında birbirlerine benzemektedir. N’aparsın, mukadderat…. Görüyorum doktor, görüyorum!

‘’Coşkun: Ve böylece samimiyet buhranına kapılmış bulunuyorum.’’ (syf:52)

Sahne aydınlanır. Oyuncumuz eski, kırık ve paslı bir aynanın karşısındadır şimdi. Yüzündeki müstehzi gülüşün hüzne dönüştüğünü görünce, aklından birtakım fikirlerin geçtiğini anlıyoruz… Önceleri heyecan veren  kararlar, bir zaman sonra cazibesini yitirir ve hayal kırıklığı, derin bir hüzün verir insana. Oyuncumuz da kendi başrolunun diğer başrollere benzediğini görünce, oyun oynamaya ara verir. Ancak hiçbir şeyi ayarında yapamayan bir kişi olduğundan, samimiyetin de sınırını zorlar. Örneğin, hayatında ilk kez görmesine rağmen muhabbet hissettiği birine en mahrem şeylerini anlatırken, otuz senelik arkadaşının gözünün içine bakarak, ‘Görüşürüz’ demesini duymazdan gelip uzaklaştığını görenler olmuştur. Bu davranışını kendisine sorsak samimi, onu yarıtanıyan birine sorsak buhranda olduğunu söyler muhtemelen. Samimiyet buhranı… Bizim bu dünyada yaşamaya hakkımız yok mu hakim bey abicim?

‘’Coşkun: Artık hayatımın yarısını yaşıyorum, yarısını oynuyorum.’’ (syf:72)

Perde açılır. Oyuncumuz tek kişilik bir karyolaya sırtüstü uzanmış tavanı izler. Bizim samimiyet buhranı, onunsa hissettiği gibi olma çabası olarak tanımladığı davranışlar istemediği durumlara sebebiyet verince, bu sefer de bazı zamanlar oynamaya karar verir. Şimdiye kadar bahsetmesem de oyuncumuz, işinde gücünde bir aylak, buradan pek belli olmasa da, çevresi tarafından güvenilen ve hatta sevilen bir şahsiyettir. Ne var ki kendisi bunun ne kadar farkındadır, bunu bilemiyoruz. Oyuncumuz yatakta doğrulur, yüzünde hüzünlü bir tebessüm, fonda ‘What A Wonderful World’’ çalar. Metanetinizi muhafaza ediniz, Allah’tan ümit kesilmez.

‘’Coşkun: Kendileriyle alay ettiğimi sanıyorlar. Beni anlamıyorlar.’’ (syf:96)

Sahnenin ortasındaki tek kişilik masada oturan oyuncumuz oldukça düşünceli görünür. Elini alnına dayar, uzaklarda bir yerlere dalar. Dudağının kenarında sigarası… Oyuncumuzun her şeyi çok ciddiye aldığını, yaptığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesapladığını ve aldığı kararları fiile dökerken bir hayli abarttığını da biliyoruz artık. Son aldığı karardan sonra öylesine oynamaya başladı ki, tanıdıkları onlarla alay ettiğini sandılar. Kendi gibi davrandığı zamanlardaysa onu gariplikle suçladılar. Annesi ona küstü, babası evlatlıktan reddetti, kardeşleri ona acıdı, iş arkadaşları tuhaflaştığını düşünürken dostları, acı çektiğinin farkındaydı. Ne yaparsa yapsın kişioğluna yaranamayacağına karar veren oyuncumuz bıkar, bezer ve vazgeçer. Bundan sonra gününü dolduracak. Masadan kalkar, sahnenin önüne kadar yürüyüp bir sigara yakarken Orhan Gencabay ‘Batsın Bu Dünya’yı söyler. N’olur gerçeği söyleyin doktor, yaşayacak mıyım?

‘’Coşkun: Kendimi yavaş yavaş öldürmeme izin verir misiniz?’’ (syf:98)

Herkes gibi oyuncumuz da ölümünün nasıl olacağını düşünmüştür. İntiharı da sık sık düşündüğünü belirtmemde fayda var. Ancak bunu eyleme dökecek cesareti bulamadı kendisi. Yine de unutmamak gerekir ki, filmin başında görünen tabanca illa ki patlar. Tek kişilik masa bu sefer sahnenin kenarındadır. Oyuncumuz sandalyeye oturur. Masada ağzına kadar dolu bir kül tablası, birkaç tane boş kahve fincanı, bir kalem, bir defter, bir kitap, birkaç ataş ve firkete, biraz gözyaşı, çokça hayal kırıklığı ve bir-iki umut kırıntısı var. Derbeder görünen oyuncumuz, deftere bir şeyler yazar. Hayali bir plağı alıp hayali pikapa yerleştirir. Edith Piaf ‘’Non Je ne Regrette Rien’’I söylerken sahne kararır. Yaşadıklarımızın hepsi yalandı, anlıyor musun? Oynadım seninle!

‘’Saffet: Biraz kalbi vardı.(oynar) Evet, gerçeği açıklamak zorundayım: Coşkun Ermiş, kalbi olduğu için ölmüş bulunuyor. Hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum, ölümü de aynı ciddiyetle karşıladı. Onun kadar ciddi olmayan biri, böyle bir durumda, hiç olmazsa baygınlıkla yetinebilirdi. Coşkun öldü. Çünkü oyunlar, onun için bir ölüm kalım meselesiydi.Başka türlü yapamazdı: Hayatı ve özellikle ölümünü büyütmek zorundaydı.’’ (syf:108)

Sahne aydınlanır. Oyuncumuz elinde defteri, sahnenin ortasında durur. Bir tirat okuyormuşçasına: ‘’Onlar! Öyle bencillerdi ve bencilliklerini o kadar tüketmişlerdi ki bana verecekleri bir nebze bencillik dahi kalmadı. O yüzden de ben, oyuncunuz, tüm ömrümü insanlara hizmet ederek geçirdim. Elimi verdim ki kolumu da alsınlar, besledim ki gözümü oysunlar…  Ağlamadıklarını ben ağladım, utanmadıklarını ben utandım ama yine de bir halta yaramadım. Bana iyi bakın. Neyim ben? Sevilmek uğruna ruhunu peşkeş çeken bir zavallı… Ama benim için üzülmeyin güzel insanlar; tüm ağlamalarınızı, utançlarınızı, zaaflarınızı bana verin. Yeter ki siz üzülmeyin. Ben kaybettim, yüzünüzü kara çıkartmadım. Şimdi, ışıklar içinde bir uyku dileyin bana. Pes ediyorum. Sizleri gökyüzünden izlemiyor olacağım.’’ Oyuncumuz son cümlesini söyledikten sonra elini, silah şeklinde, şakağına dayar. Ağzından çıkan ‘BOM!’ sesiyle birlikte elindeki defter parçalanır, kendisiyse yere düşer. Queen Of Stone Age’ten ‘No One Knows’ çalarken sahne kararır, perde kapanır. Elveda!

 

 

Yazanın Notu: Oğuz Atay’ın severek okuduğum, her okuduğumda derin bir hüzün duyduğum, yazdığı tek tiyatro oyunu olan ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ dan esinlenip yazdığım satırların gerçekle bir ilgisi olabilir ancak hepsi kurgudur. Oyuncu ben değilim, sen  değilsin ya da o da değil. Ama aslında biraz benim, biraz sensin ve biraz da o…. Hayalle gerçek, kitapla filmin iç içe geçtiği bu ne idüğü belirsiz yazıyı, saçmalamaktan imtina etmeden bir haftada yazdım.  Başta Oğuz Atay olmak üzere yazımda adı geçen tüm şarkıcı ve sanatçılara; Türk Sineması’nda çocukluğumdan beri bayılarak izlediğim aktör ve aktrislere ve o unutulmaz replikleri yazanlara saygı ve hürmetlerimle…

YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.