16 Ekim 2016

A+ A-

‘’Dizlerim titremeye başladı: bir KİTAP!’’ Stefan Zweig, Satranç, Syf:45

Bana en çok sorulan; sorulmasa da en yakınlarımın dahi bakışlarından sezdiğim ama asla üzerine konuşmadığımız; konuşsak bile benim verecek, içime sinen, kendimi tatmin eden bir yanıt bulamadığım soruya cevap vermek için yazıyorum bugün: Niçin bu kadar çok okuyorum? Bunun yanıtını geçen hafta bulduğuma göre, sizlerle de paylaşabilirim artık. Aslında daha evvelki yazılarımda ara sıra bahsetmişimdir. Yazacaklarım yeni şeyler olmayabilir. Belki kendimi tekrar edeceğim. Ama, ilk defa bu soruya derli toplu bir cevap vereceğim.

Meraklı ve hayalperest bir çocuktum. Arkadaş severdim ancak yalnızlıktan da keyif alırdım. Hatta yalnız kalmaya ihtiyaç duyardım. Böyle zamanlarda resim yapar, şarkı söyler, bebeklerimle oynar yahut yatağıma uzanır hayal kurar, kafamda birçok öyküye konu olabilecek kurgular yaratırdım. Ne kadar dışa dönük, arkadaş canlısı gibi görünsem de, bir topluluğun arasına karışmak, arkadaş edinmek benim için bir sıkıntı, bir gerginlik sebebiydi. Kırmaktan korkardım ve daha çok kırılmaktan… Okumayı kolay söktüm fakat kitaplara düşkünlüğüm yoktu henüz. Beşinci sınıfa geldiğimde, kuzenimin tavana kadar uzanan kütüphanesi gözüme o kadar güzel görünmüştü ki, gecelerce öyle bir kitaplığımın olduğunu hayal ederek uykuya dalmıştım. Annemi, ev işleri ve bizlerden fırsat buldukça, babamıysa çok ender zamanlarda ellerinde kitapla görmüşümdür. Onun dışında geniş ailemde de okuyan hiçkimse görmedim ben. O yüzden, kendisi ne kadar farkındadır bilmiyorum –ya da daha önce ona bunu söyledim mi hatırlamıyorum- benim okuma isteğimi tetikleyen kişi o zamanlar, elinde kitabı olmadan bir odadan diğerine geçmeyen kuzenimdir. Ne var ki, evlerimiz ayrıydı ve benim de sık sık onlarda kalabildiğim söylenemezdi.

Tam o sıralar, bazı gençlik serileri yayımlanmaya başlamıştı. Ergenlik öncesi, ben yaşlardaki kızların okulda yaşadıkları, arkadaş ve aile ilişkileri konu edilirdi ve ben o seriye bayılmıştım! Okuldan verilen kitapları okumazken, serinin kitaplarını iki günde, adeta yutarcasına okuyordum. Bu serileri saymazsak, ilk okuduğum romanlar; Eroin, Suç ve Ceza ve Çocuk Kalbi’dir. Ortaokul zamanındaysa aşk ve cinayet kitaplarına sarmıştım. Agatha Christie, Stephan King, Eric Segal ve Trevanian’ın kitaplarını deliler gibi okurdum. Derken, o sıralar madde bağımlıları televizyonlara çıkarılır, bu batağa nasıl düştükleri anlattırılarak gençleri uyuşturucudan uzak tutmak istenirdi. Benim küçük ve sevimli (!) hayatımın dışında kocaman bir dünya olduğunu belki de ilk defa bu kadar kuvvetle hissetmiş, başka hayatları, başka insanları tanıma isteğimi bu programlarda anlatılanlar adeta fişeklemişti. Hayatımın bu dönemi gerçek hayat hikayeleri, anı, biyografi ve Türk Edebiyatı eserleri okuyarak geçti diyebilirim. Madde bağımlıları, çocuk yaşta evlendirilen kızlar, ailesi tarafından istismar edilen çocuklar, iftiraya uğrayan ve hayatlarının sonuna kadar bununla yaşamak zorunda kalan adamlar, dermansız hastalıklarıyla boğuşanlar ya da ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde ömrü geçenler… Henüz 12-13 yaşlarında olmama rağmen, hepsiyle teşrik-i mesaim olmuş gibi hissediyor, ailemin, çocuklarını korumak için binbir emekle ördüğü duvarı bir fare gibi eşeliyerek, merakımı giderecek bir hava deliği açmaya çalışıyordum. Çevreme o kadar kayıtsızdım ki, insanların benim merakımı farketmesine imkan yoktu. Şu gün, yine sorsanız benim hiçbir şeyi ve hiçkimseyi merak etmeyen biri olduğumu söylerler. Pek beğenilmez bu huyum. İnsanlar farklı şeyleri merak edebileceğimizi düşünemiyorlar.

Sonraları büyüme sancıları başladı tabii. Bu sefer de başarı takıntım ortaya çıktı. Her şeyi bilmek istiyordum. Gerçek anlamda ‘her şeyi’… Nasıl bir toyluk siz tahmin edin. En çok kafayı bozduğum alansa psikolojiydi elbette. Orta sonuncu sınıf ve lise hayatım da Sigmund Freud, Duygu Asena, bazı yabancı yazarların romantik romanları, adını hatırlayamadığım yazarların insan tahlili ve ruh halleri üzerine yazdığı kitapları okuyarak geçti. İlk göz ağrım olan polisiye- cinayet romanlarını da tutkuyla okumaya devam ediyordum elbette. Michael Connelly ve James Patterson’ın kitaplarının hepsini okumuştum fakat Patricia Cornwell’inkileri pek sevmezdim.

Sonra hayatımın sadece bir senesi, tek bir kitap dahi okuyamadım. Kitap okuyamadığım için mi depresiftim yoksa depresif olduğum için mi okuyamıyordum, şu anda bile tam karar veremiyorum. Ama, okuyamamanın beni aşağı çektiği ve enerjimi bitirdiği bir gerçek. Benim için oldukça kötü bir dönemdi. Çok mutsuz, yersiz, tutsak ve en önemlisi güvensiz hissediyordum. Kendimle kalacağım hiçbir anım olamamıştı. Böyle giderse ben, ben olmaktan çıkacaktım. En kısa zamanda toparlanmam şarttı…

Toparlandım. Bu sefer gelişigüzel, kafama göre okumak yerine araştırıp, soruşturup, inceleyerek kitap almaya başladım. Eski halime dönmüş ve hatta daha da iyi olmuş, okuduklarımın kalitesi ve niteliği arttıkça performansım ve isteğim de artmaya başlamıştı. Son sekiz senedir, çok şükür, hiç sekteye uğratmadan düzenli bir şekilde okumaya devam ediyor, dört senedir de okuduklarımı yazıyor, sizlerle paylaşıyorum. Son yıllarda dünyada ve ülkemizde yaşanan olaylar, okuduğum kitapların niteliğini ve okuduklarımı değerlendirme şeklimi de değiştirdi elbette. Kulaktan dolma, menşei belirsiz fikirleri benimsemenin o kadar zararını gördüm ki okumadan ve düşünmeden hiçbir şeye karar vermemek konusunda kendime söz verdim. Bu kararım neredeyse takıntı halini alsa da pişman değilim.

Bunların hepsi, benim bildiğim, beni bilenlerin de gözlemlediği şeyler. Bunlardan yola çıkarak, kitap okumanın vazgeçemediğim bir alışkanlık, hatta bir süre sonra da işim olduğuna kanaat getirmiştim. Yanılmışım… Dediğim gibi, yapı olarak içe kapanık biriyim. Dış dünyaya uyum sağlamak, o doğal akışa kendimi bırakmak benim için pek de kolay değil. En dingin zamanlarda bile böyle hissederken, bir olay patlayıverdiğinde yaşadığım kaygıyı tarif etmem mümkün değil. Hele bir de bu olaylar, dünyayı ve özellikle ülkemizi ilgilendiriyor, benim, bir ben olarak elimden bir şey gelmiyor ve sadece izlemek zorunda kalıyorsam… Bu da yetmiyor, insanlar birbirlerinin suratına tükürüklerini saçarak bağırıyor, birbirine iğrenç hakaretlerde bulunup neredeyse canına kastetme noktasına gelmiyor mu, kendimi dipsiz bir güvensizliğin, yalnızlığın içinde hissediyorum. İşte o zaman kendimi dinleyebileceğim, daha sakin, dingin ve en önemlisi güvende hissedeceğim bir yer arıyorum kendime, herkes gibi… İki hafta önce farkettiğim şey buydu işte; her şeyden öte, kitaplar bana güvende hissettiriyordu. Etrafımda ne kadar hareket, ses, gürültü yahut debdebe olursa olsun, asla kafamı kaldırmadan okuyabilmemin, konsantrasyon dışında, daha önemli bir sebebi olmalıydı. Zira, kitap okuduğum zamanlar dışında, dikkatim çok kolay dağılır. Çantama kitabımı koymayı unuttuğumda (ki bu çok ender olur) yaşadığım yarım kalmışlık hissi, ya da okuduğum kitap vaktinden evvel bittiyse ve yanımda başka kitap yoksa duyduğum panik, kitapların bende yarattığı heyecan, gittiğim her yerde muhakkak ya kütüphane ya da kitapçı gezmek için yaptığım çocukça ısrarın alışkanlık ve işten öte daha derin, çok daha ciddi bir anlamı olmalıydı. İnsan özgürce düşünmek, düşüncelerini toparlayabilmek, onları içselleştirip, ona göre davranıp sonrasında öyle olabilmek için, öncelikle güvende hissetmeli kendini. Kimi zaman kitaplara kapandığım, kendimi kalabalıktan çektiğim, daha çok sustuğum için eleştiriliyorum ama karmaşanın içinde savrulmaktansa, kendi dünyamda, kitaplarımın içinde düşünüp taşınıp, kendimi güvende hissettiğimde bunları dış dünyayla paylaşmayı uygun buluyorum.

Çok kolay sevemediğimden, sevdiğim insanlar benim için çok kıymetlidir. Onların değerini bir ölçüye oturtmaya çalışmak hem kendime olan saygımı azaltır, hem de onlara büyük haksızlık olur. Kitaplarımı, insanların çoğuna tercih ettiğim doğru. Ama öyleleri var ki, hiçbir şeyle kabil-i kıyas değiller. Onlar öyle insanlar ki, benim kitaplara olan muhabbetimi ve kitaplarımı, zaten benden ayrı düşünemezler, düşünmek de istemezler. Neden bu kadar çok okuduğum sorusuna cevap verirken, son yazdıklarımla da kimilerinin kafasında dönüp duran düşünce ve fikirlere de ışık tuttuğumu düşünüyorum. Bu yazıdan sonra da, artık bu konularla ilgili tek bir söz bile etmem. 

YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.