NECİP FAZIL'I ŞAİR BİLİRDİM

23 Mayıs 2016

A+ A-

Necip Fazıl Kısakürek’in, ilk piyesi ‘Tohum’dan sonra 1937 yılında yazdığı üç perdelik bir oyun ‘Bir Adam Yaratmak’… Kaç gündür, düşüncelerimi ve hislerimi cümlelere nasıl dökebileceğimi, duygularımı en iyi şekilde ifade ebedilmek için hangi kelimeleri seçmem gerektiğini düşünmekten, bir arpa boyu yol alamayıp üç müsvedde yırttım… İlkinde, yazdıklarım duygularımı yansıtıyordu ama, kafam gibi, cümleler de karmakarışıktı. Haliyle, okuyucunun anlatmak istediğimi anlayabilmesi pek mümkün görünmüyordu. İkincisinde, daha derli toplu olmaya çalıştım. Bu sefer de ruhsuz, sığ bir yazı çıktı ortaya. Zaten yarısına kadar sabredebildim sonra yırttım attım onu da… Üçüncüsünde iki durumu da harmanlar, güzelce yazarım diye düşündüm ama yine olmadı. Artık olmayınca olmuyor, diyerek şansımı zorlamadım. Bu yazıyı da artık, herhangi bir kaygı gütmeden yazıyorum.

Eserin, bir tiyatro yazarının geçirdiği büyük ruh çilesini anlattığını yazmış Wikipedia… Kısaca böyle denilebilir belki. Ama bu, oyunda geçen diyalogların derinliğini ne kadar ifade edebilir, bilemiyorum. Ölüm korkusu, sanatın çilesi, kader ve cinnet konularına da değiniliyor, elbette. Ama bu pek de alışılagelmiş bir şekilde yapılmamış. Bu kavramların oyundaki ifadesiyle, günümüz bakış açısını mukayese etmek büyük yanlış olur. O yüzden, oyunun konusunu ifade eden kelimelerin hepsi kitapta vardır ve fakat yetersizdirler. Çünkü burada, bu kelime ve kavramların ağırlığını, oyunda geçen diyaloglardaki gibi hissetmemiz imkansız. Shakespeare’in bir-iki oyunu dışında tiyatro oyunu okuduğumu hatırlamıyorum. O yüzden ‘Bir Adam Yaratmak’ oyununu mukayese edebileceğim bir birikime sahip değilim. Sadece şunu söyleyebilirim ki; Necip Fazıl’dan bu kadar dokunaklı ve düşündürücü bir oyun beklemiyordum, şaşırdım. Niçin şaşırdığımı da bilmiyorum. Henüz ortaokul sıralarındayken şiirlerini severek okur, bazılarını da ezberlerdim. Ama bir tiyatro yazarı olarak düşünmemişim kendisini, o hep şairdi benim gözümde. Kişisel hayatı hakkında da çok konuşulur. Ne var ki beni ilgilendiren kısmı bu değil. Şairliği bağlamında kendisini sever ve saygı duyarım. Yazdığı oyunu da çok severek okudum. Ana karakter Hüsrev bir nevi tutunamayan gibi geldi bana. Oyunu sevmemde bununda etkisi olabilir tabii…

İçerik hakkında istediğim gibi bir yazı yazamadığım ve yazamayacağımı düşündüğümden, kitapta çizdiğim yerlerden bazılarını, rastgele sayfalar açıp paylaşacağım. Rastlantılara inanır mısınız, bilmem. Bense pek inanmam.

 

‘’Hiçbir şeye yanmazdım, bu kadar gülünç olmasaydım.

 

Kendimin dışına çıkmak isterken, kendime rastgeldim. Meğer kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamalıymışım! Meğer sonradan hakikat yapmaya mecbur olmak için evvela yalan söylemeliymişim! Meğer nasıl yaratıldığımı görmek için bir adam yaratmaya kalkmalıymışım! (…) Allah’la kalabalık arasında kaldım. Boşlukta nasıl durayım?

 

Bir azap ki kul olduğum için çekiyorum, çekmemek için Allah olmak lazım.

 

MANSUR: Seni böyle gördükçe parça parça oluyorum. Ne yapabilirim senin için?

HÜSREV: Elinden gelirse beni insanlardan kurtar.

 

Ben çok zayıfım. Onun içindir ki mahrem tarafımın hakkını müdafaa ediyorum. Mahremin cazibesini duyuyorum. Bu belki bir kuvvet iştiyakıdır. Fakat temeli zaaf. Bir insanın yalnız kendisine mahsus, böyle bir gizlisi olduğunu kabul etmez misin?

 

Anne, beni nasıl doğurdun? Siz analar, dünyaya bir evlat getirirken düşünmez misiniz? Düşünmez misiniz insan nedir diye? İnsan kadar hassas bir cihaz var mı? Boşluklara uzatılmış bir anten gibi sinirlerle, ağlayan bir surat gibi buruş buruş bir beyinle, bir firkete ucuna dayanamayacak kadar ince derisiyle bir insan! Bu cihazı dünyaya nasıl getirirsiniz? Onu yeryüzüne ne cesaretle çıkarır, yeryüzünün meseleleriyle nasıl da karşı karşıya bırakırsınız? Beş yaşındaki bir çocuğu yılanlı bir kuyuya sarkıtsanız daha az korkar. Bizi dünyaya getiren sizsiniz. Bu kudrete maliksiniz de imdadımıza niçin gelmiyorsunuz? Haydi gelsenize!

 

OSMAN: Ah efendim, bağışlayın suçumu! İnsan çok düşünmekten deli olur.

HÜSREV: Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce, bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben düşünmek istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?

 

Ben, başkalarının düşünmemeye mahkum olduğu kadar düşünmeye mahkumum.’’

 

Kitaptan yaptığım alıntıları tekrar okurken yine garip hisler içerisine girdim. Ne zaman böyle olsa (yani ne zaman bir kitaptan yaptığım alıntıları tekrar tekrar okuduğumda, her seferinde o duyguları daha coşkun bir şekilde yaşıyorsam) o kitap benim hayatımda yer ediyor. ‘Bir Adam Yaratmak’ da işte onlardan biri… Eğer bir takipçim olmasaydı, bu kitaptan ya hiç haberim olmayacaktı ya da çok sonra okuyacaktım. Dahası, kitabı paylaştıktan sonra birçok hayranı ve beğeneni çıktı. Niçin böyle iyi kitaplardan beni haberdar etmiyorsunuz? Biraz bozuldum hakikaten. İnsan güzel bir kitap okuduysa, bunu kendine saklamamalı…

 

 

 

Not: Kitabın 1938 basımının sonuna, ''8 Temmuz 1937. Gece yarısı. Perşembe. 63 numaralı maden ocağı. Zonguldak.'' notu iliştirilmiş. Bütün oyunu okuduktan sonra, yazıldığı yerle birlikte düşününce de insan bir garip hissediyor...

 

YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.