TUTUNAMAYANLAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

28 Nisan 2016

A+ A-

‘’Siz de benim gibi,

Günleri

Sevgiyle isteyerek

Değil de, takvimden yaprak koparır gibi gerçek

Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa, Ankara güneşi sizin

                                                                               de

Uyuşturmuşsa beyninizi, Ata’nın izinde

Gitmekten başka bir kavramı olmayan

Cumhuriyet çocuğu olarak yayan,

Pis pis gezdinizse (o sıralarda adı Opera meydanı olan)

Hergele Meydanında, bu sarı ve tozlu olan

İğrendirmediyse sizi,

Bir taşra çocuğu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız denizi,

Kaybettiniz (benim gibi).’’ Syf:106

 

‘Tutunamayanlar’ hakkında yazmak pek kolay değil. O yüzden kitaptan rastgele bir sayfa açıyorum ve altını çizdiğim ilk cümleleri, yazımın girişine iliştirmeyi uygun buluyorum. Tesadüflere inanmıyorum. Belki böylece daha kolay yazabilirim. Fakat bunu yazdığım anda kendimden şüphe ediyorum. Sanırım o kadar da kolay olmayacak. Sonra kitap hakkında yazdığım ilk yazıyı bulup okuyorum. Daha doğrusu okuyamıyorum. Çünkü hiç beğenmedim. Acemice olmaktan öte ve daha beteri, sığ buluyorum yazımı. Halbuki kitabı ilk okuduğumda ne kadar etkilenmiştim. Etkilenmekle anlamak, anlamakla sindirmek ve sindirmekle yaşa(yama)mak arasındaki farkı belki de yeni yeni anlıyorum. Bu konuda şüpheye düşmüyorum. Tam anlamıyla bir anlama vakıf olabilecek miyim bilmem ama o yolda olduğuma inanıyorum. Yolda olmak da yetiyor, en azından şimdilik… Öyle olmasaydı şayet kitabı, henüz üzerinden sadece bir sene geçmişken, tekrar okumaya niyetlenmezdim sanıyorum.

 

‘’Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır?’’ Syf:179

 

Bu sefer, bir şey anlatmak/göstermek/izah etmek yahut daha da kötüsü, ‘Tutunamayanlar’ı nasıl da anladığımı ve hayatımın geri kalanını bir tutunamayan olarak geçirecek olmamın o entelektüel yalnızlığını deşifre etmek gafletinde bulunmayacağım. Çünkü öyle bir şey yok. O kadar kolay değil… Bunu, kitabı ikinci kez okurken daha iyi anladım. Yine de kolay olmaması, okuduklarımın beynimi allak bullak etmesine engel değil. Kitabı okuyanların çoğunun yaşadığı gibi… Kendi seçimimiz sandığımız birçok şeyin –evdeki mobilyalardan tutun da mesleğimize; dinlediğimiz müzikten tutun da yediğimiz yemeğe kadar-  gerek saklı, gerek aleni olarak yapmakzorundabırakıldıklarımız ve eğeryapmazsakdışlanacaklarımızdan oluştuğunun yüzümüze çarpılması, özellikle burjuva çocuklarının birer tutunamayanlarzede olmasının başlıca sebeplerinden biri olsa gerek. Doğru/yanlış nedir, bilemiyorum ama biz, burjuva çocukları, o samimiyetsizliği bir kere gördük mü, onun içine gömülerek ölmemek için elimizden geldiğince direniyoruz.

 

‘’Küçücüktüm ufacıktım, gerçeklere acıktım. Efendim? Gerçekler mideme oturdu.’’ Syf: 219

 

İnsan, hayalleriyle yahut umutlarıyla yaşamaz. Bu, en iyi ihtimalle, ergenlik çağına kadar sürer. Ama insan, hayal yahut umut ederek yaşayabilir. Yaşamayı kolaylaştırır hatta keyifli hale bile getirebilir bu. Ama gelin görün ki, her canlı bir gün gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Çocukluğumda hayal kurmadan tek bir anımın geçtiğini hatırlamam, ben. Zaman yahut mekanın bir önemi olmaz, en kalabalık yerlerde bile kendime bir dünya yaratmayı başarırdım. Hep öyle olacak sandım. Olmadı… Kimisi bir olay yaşar, kimi biriyle tanışır, kimisi bir müzik dinler, kimi bir kitap okur… Hayatı değişir. Değişmez ya! Gerçeklerden kaçamayacağı bir ana denk gelir sadece. O kabullenişi, nasıl ifade edeceğini bilemez kişi. Zira her kabulleniş farkındalığa, her farkındalık da değişime gebedir. ‘Tutunamayanlar’daki cümleler okura kaçacak yer bırakmaz, biliyorum. Anlamak kolaydır ancak hissetmek herkesin harcı değil. O yüzden kitap hakkında çoğunluk birden yorum yapabilirken, gerçekten hissedebilenler ne diyeceğini bilemez, dakikalarca düşünürler. Zira bunlar, kitabı okurken başına ağrılar giren, bir cümleyi tekrar tekrar okuyan, sonra kendini/hayatını/tercihlerini düşünen, bir şeylerin farkına vardığında hafif buhranlar geçiren, sabırsız, biraz da tahammülsüz, kesinlikle huysuz ve derhal yeni kararlar alarak içinde bulunduğu hayata devam edemeyeceğini düşünenlerdir. Ama işte gerçeklerle yüzleşmek, bozuk süt içmek gibi olmuyor. Hemen kusamıyor insan. Önce iyice bir midesine oturuyor. Şayet oturmazsa, vermezse o rahatsızlığı, insan niye bir şeyleri değiştirme çabasına girsin ki?

 

‘’Sivri köşelerin yontulduğu, insanın hiçbir yerini acıtmayan bir yaşantıydı bu.’’ Syf:299

 

Kimisi kendine güvenli bir hayat (ne demekse!) yaratmaya çalışır, kimisi hayatın tadını risk alarak çıkarır. Bu iki gruptan çok insan tanımam. Ama, güvenli ve konforlu yaşantısından vazgeçemeyip yine de kendini rahatsız edecek bir şeyler arayanları iyi bilirim. Bunları, rahatın battığı insanlarla karıştırmamak gerekir. Öte yandan bu insanlarda mazoşist bir tarafın olduğu da yadsınamaz. Tabiri caizse bu insanlar, her şeyin yuvarlak olduğu bir odada, sivri bir nesne bulup canlarını acıtmayı iyi becerirler. Çünkü evrende her şeyin köşesiz olmayacağını bilirler de yüzleşmek için canlarının yanması gerekir. O yüzden birçok ‘Tutunamayanlar’ okuru, binlerce kitap varken özellikle onu birkaç kez, hiç değilse rastgele bir sayfa açarak birkaç cümle okumadan edemez. Ama merak etmeyin onlardan zarar gelmez. Zira onlar iğneyi de çuvaldızı da başkalarına değil, hep kendilerine batırırlar.

 

‘’Her insanın kendine özgü düşünceleri gizli kalmalıydı: yalnız kendi bilmeliydi bunları.’’ Syf:338

 

‘Tutunamayanlar’da okura dokunan noktalar, sadece Atay’ın değindiği gerçeklikler değildir, şüphesiz. O cümleleri etkileyici kılan, isyanındaki zarafet ve acısındaki ironi olsa gerek. Kitaptaki o destansı şiirler, Turgut’un Süleyman Kargı’yla diyalogları ve hemen ardından Turgut’un düşüncelere dalarak, Selim’I ve Selim üzerinden kendini sorgulaması/ düşünmesi/ kendiyle karşılaşması… Yeri gelmişken, şiirlerden sıkılıp okumayanlar varmış. Okuyun onları, atlamayın. İlk okuduğumda ben de pek bir şey anlamamıştım ancak ikinci okuyuşumda birçok yerde gözyaşlarıma hakim olamadım. Atay’ın söyledikleri böylesine sarstıysa, söylemediklerinde neler vardı kim bilir…

 

‘’Fazla konuşmayınca her şey ne kadar da çabuk bitiyor.’’ Syf: 519

 

Çok okuyan insan çok konuşmuyor. Genellikle düşünmeyi tercih ediyor. O yüzden, genelde sıkıcıdır bu tip insanlar. ‘Tutunamayanlar’ okuru da genelde sıkıcıdır mesela… Evvelden bir şekilde yaptığı eylemlere yahut katıldığı programlara bir anda iştirak etmek istemeyebilir. Ne yapacağı sorulsa, verecek cevabı da yoktur aslında. İnsanların arasına girse, neşelerini kaçırır. Yüzünü falan asmaz, bilakis güler de ama o gülüş eski gülüşlere pek benzemez artık. Eh, bunu da herkes hisseder. Evvelden, en ateşli tartışmacıya bile bir sükunet iniverir. Düşünce denizinden kafasını çıkarıp da bakmaz pek. Onu zorla çıkarana da öfkelenir, konuşmaz. Konuşmayarak intikam alacağından değil ya, zaten diyecek bir şey bulamaz. Okudukları daha yenidir, henüz sindirememiştir. Sindirmek için zaman gerekir çünkü. Yani, konuşma da, eğlence de, tartışma da çabuk biter. İki ‘Tutunamayanlar’ okuru yan yanaysa, zaten onlar hiç konuşmazlar ama baksan konuşur gibilerdirler de aynı zamanda…

 

‘’Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşarken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen yanlışlara. (…) Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler. Bende kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım.’’ Syf:561

 

Beni, sevdiğim kitaplarda en çok etkileyen şey, bir kez bile yüz yüze gelmediğim, benim varlığımdan dahi habersiz yazarların tam da kendimi bulduğum cümleleri kaleme almış olmalarıdır. Ben bu kadar açık ifade edemeyeceğimden, sevgili Atay ben ve benim gibi birçok kişi adına yazmış bu satırları. O yüzden de o Oğuz Atay olmuş, benimse ne olacağım meçhul… Normal/anormal ayrımını anlamak için psikolojiye sardım, cevap bulamadım. İyi/kötü, doğru/yanlış ayırımını anlamak için felsefe okuyorum… Ne tesadüftür ki, onların da  açık birer tanımları yok. Sorduğum soruların cevaplarının ucu hep açık, anlayacağınız. Sonuç odaklı büyütülmeme rağmen, kader ağlarını hep yolda olmamdan yana ördü. İçimde isyanları oynasam da, ailesinin sözüden çıkmayan bir çocuktum ben. Çalışkan bir öğrenciydim. Anlatılanı kolayca kavrar, zor unuturdum. Ezberim iyiydi ancak düşüncem zayıftı. Henüz gerçekler mideme oturmamıştı. O yüzden bana öğretilen her şeyi bir bir kafama yazdım. Ama gelin görün ki yaşarken her şey değişti, şaşırıp kaldım. Teoride iyiyidim fakat pratikte çuvalladım. Çuvalladıkça kitaplara daha çok sarıldım. Selim’I tüm anormalligiyle sevdim. Ardından Turgut’u… Sonrasında her yurdum mühendisi gibi olmadığı için Oğuz Atay’ı sevdim. Sonra gördüm ki kendimi, anormal olsam da sevebilirim. İçinde bulunduğum hali/beni seviyor muyum bilmiyorum ama kendime razıyım, bundan eminim.

 

Kitabı ilk okuduğumda yazdığım yazıyı beğenmediğimi söylemiştim. Ama katıldığım bir nokta var ki, ‘Tutunamayanlar’ı okuduktan öncesi ve sonrası diye bir şey oluyor insanın hayatında… Bu yazıyla kitabın benim için neler ifade ettiğini anlatabildim mi, yahut ne kadar anlatabildim bilmiyorum. Ancak, şu anki gevşemem bunları yazmamın bana iyi geldiğini gösteriyor. Kitabı, bundan sonraki her okuyuşumda yeni bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Bu yazıdan sonra ‘Tutunamayanlar’ hakkında konuşmayacağım da. Söyleyecek çok şeyim yok. Hem, insanın saklayacağı, kendine özgü düşünceleri de olmalı, değil mi?

 

 

 

 

 

Not: ‘Tutunamayanlar’ı okurken altını çizdiğim cümleler, sadece yukarıda yaptığım alıntılardan oluşmuyordu, tahmin edersiniz. Bu yazıyı nasıl kurgulamam gerektiğini bulamayınca, rastgele sayfalar açıp çizdiğim cümlelerden kendime bir yol çizdim. Bu çıktı ortaya…

 

 

YORUMLAR
Yorum Yaz
* Üyelik gerektirir. Üye olmak için tıklayınız.